Tulumbacılar, namı değer Külhanbeyler

Tulumbacıları, külhanbeylerini, cenaze töreni İstanbul'un o güne dek görüp göreceği en görkemli gösteriye sahne olan Çiroz Ali'yi, yangın kulelerini. Velhasıl "Karada aslan, denizde kaplan, yetmiş iki buçuk millete duman attıran" itfaiyecilerin öyküsüdür bu okuduğunuz...

Tulumbacılar, namı değer Külhanbeyler

Hiçbir şeyden çekmemiştir bu güzelim İstanbul yangından çektiği kadar. Defalarca şehrin neredeyse tamamı yandı ve yeniden inşa edildi. Yangınlar hem maddi yönden zarar oluşturdu hem de ölümlere sebebiyet verdi. O denli yangından çekti ki İstanbul eskiler, “İstanbul’un yangınları olmasa evlerinin eşikleri altından olurdu” derlerdi. Sabah evinden çıkan bir İstanbullu evine, hatta mahallesine döndüğünde kızıl bir alev topuyla karşılaşabiliyor, yıkık dökük virane bir hal bulabiliyordu. Güzelim mahalle bir anda viraneye dönüyor sıcacık yuvalar kül oluyordu. İnsanların yanan evlerinin yanında hayalleri, umutları da yanıp tükeniyordu. Meşhur patlıcan yangınları, bir mangaldan sıçrayan küçük bir kıvılcım bütün mahalleyi yakıp kül ediyordu. Halkı illallah dedirten yangınlara karşı İstanbullu çeşitli önlemler almaya çalışmışsa da İstanbul birçok kez yangından nasibini almıştır.

18. yüzyılın başına kadar yangın tulumbası bilinmiyordu, Osmanlı’da yangınla ilgili ilk resmi önlem, Osmanlı Padişahı III. Murad'ın 12 Mart 1579 tarihli fermanıyla (herkes evinde binanın damına kadar uzanabilen birer merdivenle birer büyük fıçı su bulundurmaya mecbur tutulmuş ve bir yangın vukuunda bütün aile fertleri, Yeniçerilerle halk yetişinceye kadar) el birliği yaparak yangını söndürmeye mecbur edilmiştir. Böylelikle Payitaht İstanbul’da yangın sorununa ilk resmi çözüm böyle bulunmaya çalışıldı.

İlk tulumbacıların kuruluşu ise 1717 yılına dayanır. 1714 yılında ailesiyle birlikte İstanbul’a gelen Fransız asıllı asıl adı “Davit” olan, daha sonra İslamiyet’i kabul etmesiyle adını “Gerçek Davud” olarak değiştiren Fransız mühendis tersane önünde yanan kalyona baktığı sırada, Fransa’da gördüğü tulumbayı düşündü ve imal etti. Aynı yıl Gerçek Davud, Tüfenkhane’de ve Tophane’de çıkan yangınlara tulumbasını alarak koştu, etrafına toplanan gençlerin de yardımıyla yangında büyük başarı gösterdi. O devrin âdetince yangınlara Sadrazamlar da giderdi; Sadrazam İbrahim Paşa da Gerçek Davud‘un tulumbası ile ateş söndürmekteki hizmetini gördü ve onu “Tulumbacı Ağası" tayin ederek Yeniçeri Ocağı'na bağlı Dergâh-ı Ali Tulumbacı Ocağı kurulmasını emretti. 1720'de etkinliğe başlayan ocakta, Davud Ağa’nın emrine bir kethüda, bir kâtip, bir çavuş yamağı, bir odabaşı, elli tulumbacı ve saka verildi. Böylelikle günümüzün modern itfaiyeciliğinin temelleri Dergâh-ı Ali Tulumbacı Ocağı ile atılmış oldu. Gerçek Davud 1734'te ölene kadar Tulumbacıbaşı olarak kaldı.

 

Tulumba

Sıvıları alçak yerlerden (kuyu gibi) çekmeye ya da yüksek yerlere çıkarmay yarayan alete tulumba denir. Tulumbanın çok çeşitleri olmasına karşın başlıcaları emme tulumba, basma tulumba ve emme basma tulumbadır. Emme tulumbalar, suyu kuyu gibi yerlerden istenilen yere çıkarmaya yarayan, basma tulumbalar suyu bu seviyeden daha yukarıya basan; emme basma tulumba ise suyu, kuyu veya benzeri yerden alıp istenilen yere çıkartmak için kullanılan tulumbalardır.

Osmanlıda kullanılan ilk tulumba, Gerçek Davud’un tulumbasıdır. Davud’un tulumbası, suyu sakalar tarafından doldurulan, emme özelliği olmayan ve sadece su basılabilen bir tulumbaydı. Ağırlığı 130 kg. olduğu, taşınması ve yer değiştirmesi kolay olmadığı için sonraları terk edilerek, daha basit ve hafif olan ve aynı zamanda emme özelliği de bulunan emme basma tulumbalar yapılmaya başlandı. Gerçek Davud’un tulumbasına “Didon” ve onun değiştirilmiş şekli olan tulumbalara da “Didon Bozması” denirdi. Daha sonraları tulumbalar geliştirilmiş ve hidroforlu tulumba, atlı tulumbalar da yangınlarda kullanılmıştır.

 

Askeri Tulumbacılık

Yeniçeri Ocağı'na bağlı tulumbacılar 1826 yılına kadar görev yaptı, Yeniçeri Ocağı'nın lağvedilmesi sonucu tulumbacılar da kaldırıldı. Fakat 1826 yılında çıkan Büyük Hocapaşa yangınından sonra (İstanbul’un yarısına yakın bir kısmını kül eden yangın büyük zarar verdi) tulumbaların önemi anlaşıldı ve iki yıl gibi bir zamanda tekrardan Asakir-i Mensure-i Muhammediye Ordusu içerisinde Askeri Tulumba takımları kuruldu.

Yeniçeri Ocağı'nın yerine kurulan Asakir-i Mensure-i Muhammediye (1826); Avrupai tarzda bir orduydu. Bu ordu, şehrin inzibatı için yapılmış eski kolluklarda Asakir-i Mensure karakolları oluşturdu. Yeni tulumbacılar da Asakir-i Mensure-i Muhammediye Seraskerliği'ne (Kumandanlığına) bağlı olarak bu karakollara yerleştirildi. Bu teşkilat daha sonra Askeri İtfaiye adını aldı.

 

Belediye Tulumbacılığı

Tanzimat İnkılabı'yla devlet teşkilatı batılılaşırken 1868’de Şehremaneti, Belediye Reisliği ve Belediye daireleri kuruldu. Buna bağlı olarak yangın söndürme işi yalnız askere bırakılmayarak belediyenin görevleri arasına konuldu. Belediye dairelerinde de tulumbacı takımları tesis edildi, tulumbacılar semtin hamaI, ırgat, arabacı gibi vücut yapıları bu meşakkatli işe dayanıklı gençlerinden seçildi. Bu tulumbacılar günlük işlerine devam ederken yangın çıkınca tulumbaların başında toplandılar ve yangına koştular. Bu hizmet karşılığında, hemen hepsi bekâr olduklarından, kendilerine yatacak bir koğuş yapıldı. Ayrıca küçük bir aylık bağlanan tulumbacılara, günde bir ekmekle senede birer kat elbise verildi… Yangına gitme kıyafetleri sırtta bir don, bir gömlek, başta bir keçe külah, yalın ayaklarında da bir tulumbacı yemenisi idi. Başlarına bir reis, bir de ikinci reis tayin edildi. “Daireliler” adını alan bu tulumbacılar semtleri ile ayrıldılar; Fatih Daireliler, Üsküdar Daireliler, Beyoğlu Daireliler gibi. Ama belediye tulumbacıları pek başarılı olamadıklarından, 1874'te yangın söndürme işi yeniden askeri biçimde örgütlenerek ilk modern itfaiye örgütü kuruldu.

 

Mahalle Tulumbacıları

Kimi zaman naif “Yangın olur biz yangına gideriz, düz ovada keklik gibi sekeriz, yokuşlarda şahin gibi uçarız”; kimi zaman ise, “Tulumbacılar Ateşten Hızlı Tulumbacılar… Heeeyt... Karada aslan, denizde kaplan, yetmiş iki buçuk millete duman attıran, yaman gelir yaman gider. Kasımpaşa’nın yiğitleri bunlar!” gibi külhanbeyi bir tavırla mahalle tulumbacıları da İstanbul sokaklarında yankılanan naralar eşliğinde, İstanbul yangınlarında önemli rol üstlendiler.

Belediye tulumbacıları ile tulumbacılık, askeri kisveden ayrılınca İstanbul halkı da belediye tulumbacıları taklit edilerek semt semt, mahalle mahalle, semtin uçarı delikanlılarından, pırıl pırıl gençlerinden tulumbacı takımları oluşturdu. Belediye tulumbacılarında olduğu gibi koğuşlar yapıldı, bu gençler de yangınlara aynı kılık kıyafet ile koştular. İlk zamanlarda tulumbacılar yangına giderken don, mintan giydikleri halde bunlar tek tip değildi, alelade iç donu ile çeşitli renklerde mintanlar, fanilalardı. Sonraları don, “Dizlik” denilen paça kısmı diz kapağı altından sıkma hususi bir şekil aldı, fanilalar formalaştı, aynı biçimde serpuş kullandılar, buna karşılık ayaklarından yemenileri tamamen atarak yangına kar ve buz üstünde yalın ayak koştular yangın yerlerinde yalımlı tahtalar, kızarmış çiviler arasında yalınayak dolaştılar. Her tulumbacı takımının hangi semtin tulumbacısı olduğu üzerindeki alâmeti farikalarından belli oluyordu.

Tulumbacılık hevesi öylesine bir hal aldı ki zamanımızın futbol kulüpleri ve taraftarları arasındaki rekabet, tulumbacılar taraftarları arasındaki mücadeleler yanında sönük kalır. Tulumba mahallenin, semtin sembolü haline geldi. Yangına giderken ve yangın dönüşü koşular, yangını unutturacak kadar iddialı oluyordu. Bazen bir ekip aynı yönde giden başka bir ekiple karşılaşırdı. Nezaket kuralları gereği arkadan gelen ekibin adımlarını yavaşlatıp öndeki ekibi geçmemesi gerekirdi. Arkadaki ekip öndeki ekibi geçtiği takdirde tulumbacı takımları arasında kavgalar çıkar, bu kavgalar zaman zaman yaralanmalara da sebep olurdu. Mahalle tulumbaları sandıklarına kayıkçı, arabacı, beygir sürücüsü gibi kimselerin yanında esnaftan gençler, kalem efendileri, idadi (Lise) talebeleri, yüksek mektep talebeleri, beyzadeler, paşazadeler uşak yazıldılar. “Yangın var” sesi duyulunca hepsi koğuşlarına giderek esvaplarını, üniformalarını atıyorlar, dizliklerini çekip formalarını geçiriyorlar ve yalınayak tulumba sandığının kolu altına girerek yangına koşuyorlardı. Tulumbacılık bir çeşit spor sayıldığından mahalleler ve semtler arasında yarışlar da düzenleniyordu. Tulumbacılar yangın dışında kahvehanelerde oturur sazla birlikte destanlar, maniler, muammalar, beyitler okur eğlenirlerdi. Kimi tulumbacı reisleri hamamların külhanında yattıkları için onlara Külhanbeyi denirdi.

İstanbul tulumbacılığının kısa bir zaman içinde zengin bir edebiyatı, türlü adetleri, merasimi, zengin bir tulumbacı argosu doğdu. Kendilerine özgü kıyafetleri, kabadayı tavırları ile halk arasında özel bir figür halini alan tulumbacılar, kullandıkları deyimleri ve kelimeleri ile de başka bir edebiyatın ve kültürün ortaya çıkmasına vesile olmuşlardır. İstanbul’da manilerini bilmeyen kalmazdı. Bugün de edebiyatımızda yerlerini korurlar.

Bu tulumbacılara yaptıkları hizmetlere göre ağa (fenerci), ikinci reis, borucu, kökenci, hortumcu ve uşak gibi isimler verilirdi. Ağa tulumbacıların reisi olup sandığa uzun yıllar hizmet vermiş birisi olurdu; feneri tutar ve takıma yol gösterip yangına en önde giderdi. Tulumbayı yangın yerine sırtlarında koşarak taşıyanlara uşak denirdi. Uşaklar arasında anlaşmazlık çıkarsa bunu halletmek de ağanın (fenercinin) işiydi. Borucu su sıkılan boruyu taşır ve alevlere su sıkardı. Kökenci ise borucunun kullandığı boruyu tutarak düşmesini önlerdi ve hortumları kullanırdı. Her tulumba sandığını taşıyan dört kişilik ekibe takım denirdi. Her sandığın birkaç tane takımı olurdu ama genelde bu sayı dörttü. Dört takımı olan sandığa 'büyük sandık', eğer sandığın üç tane takımı varsa bu sandığa da ‘karakaçan’ denirdi. Sandıkları taşıyan dört kişiden kısa boylu olan ikisi öne, daha uzun olan ikisi arkaya geçerdi. Ama tulumbacı ağası bazen uzun boyluları bir yana kısa olanları diğer yana geçirirdi, sandık o zaman meyilli giderdi; bu gidiş biçimine de 'balıksırtı' denilirdi. Bu bir nevi ağanın şekil yapmasıydı ve bu yürüyüş seyredene son derece keyif verirdi. Bu tulumbacılar bir yangını söndürebildikleri zaman, kurtardıkları evin sahibi bunlara 'hisse' denen bir ödül verir ki, bu da genelde bir kurbanlık koyun olurdu. Bu ödül, hisse de reis (ağa) tarafından takımdakilere bölüştürülürdü. Ayrıca fenerci, borucu ve kökenciler de ev (neyse yanan yer) sahibinden 'borucu bahşişi' adıyla para da alırdı.

Mahalle tulumbacıları XX. yüzyıla kadar varlıklarını sürdürdüler ve İstanbul'un yaşamında canlı izler bıraktılar.

 

Namlı Bir Tulumbacı: Çiroz Ali

1879’da Defterdar’da doğdu, kendisi İstanbul’un en sevilen ve bilinen tulumbacısıdır. Yetim olarak defterdar tulumbası reisi ve defterdar kâhyası İsmail'in himayesinde yetişti. Ayakları koşarlı bir tulumbacı olduğu kadar tulumbacıların çalgılı kahvehanelerinde güzel sesi ile semai okumada da büyük şöhreti oldu. İnce, uzun boyundan ötürü arkadaşları “Çiroz”, yüz güzelliğinden ötürü de İstanbul’un nazenin hanımları arasında “Kıyakçıgüzeli” lakapları ile anılırdı. 1897’de Bakırköy’de dayısının evinde veremden vefat ettiğinde Çiroz Ali’nin cenazesi, İstanbul’un bir daha göremeyeceği cenaze töreni ile kaldırıldı. Önde tabut, ardında 40 tulumba ile yangına gider kıyafette, aralarında Hıristiyan ve Yahudi tulumbacılarında bulunduğu 600 tulumbacı, cenazeyi Bakırköy’den Eyüp Camii’ne 1 saat 10 dakikada gibi imkânsız bir zamanda ‘açık ayak’ denen koşu ile getirdiler. Ayrıca bu tören, o dönemin tulumbacılık ruhunu da çok güzel yansıtır.

İsteyenler için, İstanbul Büyük Şehir Belediyesi’ne bağlı, Beşiktaş’ta ziyaret edebilecekleri bir müze bulunuyor: İtfaiye Müzesi. İtfaiye Teşkilatı'nın 300 yıllık geçmişi Beşiktaş’ta bulunan İtfaiye Müzesi'nde ücretsiz olarak sergileniyor.

Bugün İstanbul’un siluetinin önemli bir parçası olan kuleler, eskiden şehrin en önemli yangın gözetleme yerleriydi.

·       Nadya Ayvazyan

İlginizi Çekebilir

17 Ocak 1916

17 Ocak 1916. Fevzi paşa (Çakmak) altın liyakat madalyası ile ödüllendirildi. Albay Mustafa Kemal'ede altın liyakat madalyası verildi. Daha sonra bu albayda tuğgeneralliğe yükselecektir.
Devamını Oku...

Hasan Sabbah/ Haşaşiler

Onların kim olduklarını asla bilemezsiniz. Onları tanıyamazsınız. Kim olduğunu anladığınız da artık ölüsünüz
Devamını Oku...

19.10.1912, 104 Yıl önce bugün...

Alıntı: Metin Sertbaş‎ - Tarihten Anekdotlar 1.Balkan Harbi / Batı Cephesi / Osmanlı 8. Kolordu'su İle Yunanistan Epir Ordusu Çarpışmaları / Sarantaporo (Alasonya) Muharebesi: Bu
Devamını Oku...

Genel Türk Tarihi Hakkında Bilinmesi Gerekenler

630 yılında Doğu Göktürklerin Çinlilerin etkisiyle yıkılmasından sonra batıda Karluk boylarının da isyan etmesi ile birlikte Batı Göktürkler de duraklama dönemine girmişler, bu
Devamını Oku...

Tarihte Bugün 19 Şubat 2017

1861 - Rusya'da toprağa bağlı serflik yürürlükten kaldırıldı. 1878 - Thomas Edison fonografın patentini aldı. 1915 - I. Dünya Savaşı: Çanakkale Savaşları başladı. 1925 -
Devamını Oku...

Tarihte Bugün 1 Mayıs 2017

    Tarihte Bugün 1 Mayıs
Devamını Oku...

Bin Yıl Önce Orta Asya Ekonomisi; Sanayi Ve Ticaret

[…Orta Asya’da (Maveraünnehir), en ileri uygarlıklardan birini kuran Karahanlılar (840-1211), dönemlerinde, meta ekonomisini son derece geliştirmiş ve yüksek bir gönenç düzeyine
Devamını Oku...

Osmanlı Beyliği

Osman Bey adına basılmış nümizmatik para ve Osmanlıca kayıtlı arşiv belgesi yok. Elimizde o döneme ait sadece Bizans kaynakları
Devamını Oku...

Osmanlı Devletinde ilk ayrılıkçı hareketi 1804'de Sırplar başlattı

"Türk Devleti'nin Osmanlı döneminde ilk ayrılıkçı hareketi 1804'de Sırplar başlattı. Sonra da diğer gayrimüslim unsurlar onu takip etti. Bütün bu ayrılıkçı hareketlerin arkasında
Devamını Oku...

Tevfik Fikret’

25 Aralık 1961 tarihli Cumhuriyet gazetesinin ilk sayfasında “Tevfik Fikret’in vasiyeti, ölümünden tam 46 sene sonra yerine getirildi” başlıklı bir haber var. Spotta “Büyük
Devamını Oku...

Edirne Sabun Sanayi ve Tic. Ltd. ?ti. A: Yeni Sanayi Sitesi 11/B Blok No.4

– Edirne T: 0(284) 236 31 37


Popüler

Yunus Emre Hangi dönemde yaşamıştır?

Hayatı ve şahsiyeti hakkında pek az şey bilinen Yunus Emre 1240 yılında Orta Anadolu havzasında doğup yaşamış ve 1320 yılında
Devamını Oku...


Anadolu'da Türk Siyasi Birliğinin Sağlanması

Osmanlı Devleti Balkanlarda üstünlük kazandığı dönemde, Anadolu’da siyasi birlik henüz sağlanamamıştı. Anadolu’daki Türk
Devamını Oku...


İstanbul'un Dağları Hangileridir?

İstanbul'da ki Dağların Adları Nelerdir? İstanbul il sınırları içinde yüksek dağlar yoktur. Dağlar 1000 metre nin altındadır. En
Devamını Oku...


Çimpe Kalesi'nin Alınmasının Önemi

Çimpe kalesi, Balkan topraklarının Güneydoğu kıyısında Gelibolu’da bulunmaktadır. Bu kale 14. yüzyılın ortalarında yani 1352 yılında
Devamını Oku...


İranlılar Türk mü?

Seneler Öncesi Paylaşmıştım… Yeni Katılan Arkadaşlar Adına Yine Paylaşıyorum İşte sizlere BBC İran'dan İngilizlerin resmen İran'ın
Devamını Oku...



Toplam Makale: 7580 Toplam Görüntülenme: 2978978

Pano

Balkanlar

Edirne

Haftanın Kitabı