Şah-ı Horasan İmam Ali Rıza’dan Hoca Ahmed Yesevi’ye Horasan ve Alevi Bektaşiliğe Etkisi

Bugün dört ülkeye bölünmüş kadim Horasan kavimlerin göç yolu üzerinde bir kavşak noktası idi. Horasanda Türk, Kürt, Afgan, Azeri, Moğol, Tacik, Fars birçok millet ve topluluk bulunmakta idi. Özellikle içlerinde sayıca yüzde yetmiş beşi Türkmen ve Azeri nüfusla Türkler bulunmaktaydı. Tüm topluluklar sade ve basit bir hayat yaşıyorlardı. Özelikle Asya halklarının birçoğu töreleri gereğince kendilerini şiirlerle duyuruyorlardı. Bu dönemde ozanlar birbirine benzer nefesler okuyarak kopuzları ile toplumun arzu, dilek, isteklerini dile getirdiği kadar acı, yiğitlik, hüzünlerini de paylaşıyorlardı.

Ozanlar oba oba dolaşıp bütün toylarda, bütün bir araya gelişlerde aranır olduğu bir dönemdi. Bu ozanlar eski kahramanlık günlerini menkıbeler halinde çalıp çağırır seslendirirler ve böylece topluma ait gelenek ve görenekleri canlı tutarlardı. Hayata dair tüm olay ve olguları dile getirir kahramanlıkları destanlaştırırlardı. Ayrıca Kam, Kaman ayinleri büyü, sihir, şifacılık, sihirbazlık ve falcılık yapanları da vardı. Zaten birçoğu Şamanlardı ve ayinlerde, matem günlerinde mutlaka aranırlardı.

Tam da bu dönemlerde bütün nefeslerimizde özellikle Duaz-ı İmamlarda açıkça ifade edildiği gibi Şah-ı Horasan İmam Ali Rıza’nın imamlığı dönemiydi ve Horasan bölgesinde hükümet alehine ayaklanmaların ardı arkası kesilmiyordu. Ehl-i Beyte karşı halkın tevecühü yoğundu. İmam’ın özellikleri kişiliği yapısı Ehli Beyte yapılan zulümler toplulukların Emevi ve şimdi ise Abbasi yönetiminin yaptığı zulümlerle ortaklaşıyordu. Kendi haklı davalarının yansımasını Ehli Beytin dilden dile yayılan hikâyeleriyle özdeşleştiriyorlardı. Bu da Şia (taraftarların) yani Ehli Beyt yareni Alevilerin çoğalmasını sağlıyordu.

Şah-ı Horasan İmam Ali Rıza’nın Horasana Gelişi

Horasan bölgesinde artık hükümet aleyhine ayaklanmaların ardı arkası kesilmiyordu. O dönem Abbasi hükümdarı Harun Reşit’ti. Böylece Horasan bölgesinde hükümet aleyhine ayaklananları yatıştırmak için o bölgeye gitmiş olan Harun Reşit, Hicri 193’te Horasan’da ölerek Tus (Meşhed)’un “Senabad” bölgesinde defnedildi.[1]

Harun’un ölümünden sonra hilafet hakkında onun oğulları Emin ve Memun arasında ihtilaf çıktı. Emin Bağdat’ta kudreti ele geçirdi, Memun da Merv’de (Horasan’da) hilafet tahtına oturdu.[2] Bu iki kardeş arasındaki ihtilaf beş yıl sürdü. Nihayet hicri 198’de Memun’un ordusu Bağdat’a saldırarak Emin’i katlettiler.[3]

Böylece İslami ülkelerin yönetimi Memun’un eline geçti. Ama Harun’un zulümlerinden rahatsız olan Alevi ve Seyitler, onun ve oğullarının hükümetinden de razı değillerdi. Hicaz, Irak ve Yemen bölgelerinde Memun’un hükümeti aleyhine ayaklandılar.[4] Aleviler ve Seyitler hükümetin, Peygamber Efendimizin Ehl-i Beyt’inin eliyle yönetilmesini istiyorlardı.

Memun, Aleviler arasında kendine bir yer edinmek istiyordu. Alevi yaranlarının büyüğü ve önderi olan İmam Ali Rıza’yı Horasan’a davet etmek ve İmam’ın onun kendi tarafında olduğunu hükümetinin İmam Ali Rıza tarafından onaylandığı görüntüsünü yaratarak halkı isyandan vazgeçirmek ve onları ikna etmeği tasarlıyordu.

Bu yüzden Memun, İmam Ali Rıza’ya birçok davet mektupları gönderdi. Ama her defasında İmam’ın olumsuz cevabıyla karşılaştı. Memun bunu başaramayınca kendi fikrine İmam Ali Rıza’nın olumsuz baktığı görünce de İmam’ı tehdit etmeye başladı. İmam Ali Rıza Memun’un kendisinden el çekmeyeceğini ve kendi Şiası(taraftarı) Alevilerin kanlarının dökülmesini önlemek için Hicri 200’de Horasan’a doğru hareket etmek zorunda kaldı.[5]

İmam Ali Rıza’nın Horasana hareket edeceğini öğrenen Memun’un emri doğrultusunda geliş yönü Alevilerin yoğun olduğu Kufe ve Kum şehirlerinden geçmeleri yasaklanmıştı. Bunu yerine Basra, Ahvaz ve Fars şehirlerinden geçmesi sağlandı.[6] Çünkü Memun, İmam Ali Rıza’nın o şehirlerden geçerken oradaki Alevilere kendi durumunu açıklayacağından gelişinin zorunlu ve gönülsüz olduğunu açıklayacağından korkuyordu.

Böylece İmam Ali Rıza uzun bir mesafeyi kat ettikten sonra Nişabur’a vardı; o şehrin halkı ve âlimleri tarafından çok sıcak bir şekilde karşılandı. Oysa orada taraftarları bulunmuyorlardı. Maliki mezhebinden olan bir muhaddis ve fakih olan İbn-i Sabbağ (Ö: 855) şöyle yazıyor: Ebu Zer’a-yi Razi ve Muhammed b. Eslem-i Tusi, hadis, rivayet ve dirayet ehli olan pek çok âlimlerle birlikte İmam Ali Rıza (Ali b. Musa er-Rıza) (a.s)’nın huzuruna vardılar.

İmam Ali Rıza, Nişabur ve diğer bir kaç şehri geçtikten sonra, Memun’un bulunduğu başkent Merv’e yetişti ve onun tarafından ihtiramla ve teveccühle karşılandı. Memun, siyasi planlarını uygulamak için geniş çaplı bir faaliyet başlattı. Memun ilk önce şöyle dedi: “Ben hilafetten kenara çekilmeyi ve bu makamı sana vererek sana biat etmeyi düşünüyorum.” Ama İmam Ali Rıza bu öneriyi kabul etmeyerek şöyle buyurdular:

“Eğer bu hilafet seninse ve Allah tarafından sana verilmişse, onu kendinden uzaklaştırıp başkalarına vermen câiz değildir. Ama eğer hilafet senin değilse, o zaman da kendi malın olmayan bir şeyi bana vermen câiz ve doğru değildir.”[7]

Memun bu önerisinden vazgeçmedi, bu görüşmeler tam iki ay sürdü.[8] Sonunda Memun, hilafet teklifinden vazgeçip veliahtlığını yani kendinden sonra yerine geçmesini İmam’a önerdi. Tam bir küstahlıkla şöyle dedi: “Allah’a and olsun ki, eğer veliahtlığı da kabul etmezsen seni onu kabul etmeğe mecbur ederim, kabul etmediğin takdirde ise boynunu vurdururum.”[9]

İmam Ali Rıza, veliahtlık makamını kabul etmekten başka bir çaresinin kalmadığını görünce, bir takım şartlarla onu kabul etmek zorunda kaldı; o şartları şöyle açıkladı:

“Ben veliahtlığı şu şartlarla kabul ediyorum; Devlete ait işlerde emr ve nehy etmeyeceğim, fetva ve hüküm vermeyeceğim, vali tayin etmeyeceğim, kimseyi makamından almayacağım, hükümette olan bir şeyi değiştirmeyeceğim, beni bunların hepsinden muaf kılacaksın.”[10]

İmam Ali Rıza’nın bu şartları zikretmesi, Memun’un hükümetinin şer’i bir hükümet olmadığını (İslam’ın kural ve kaidelerine uygun olmadığını), “ülkenin hiçbir siyasi işine karışmayacağım” buyurması ise o hükümetin İslami bir yönetimle idare edilmediğini göstermektedir. Sözün kısası veliahtlık makamı, hicretin 201. yılının Ramazan ayında resmi bir şekilde ilan edildi ve Memun bu olayı ülkenin her tarafına tebliğ etti,[11] İmam Ali Rıza’nın adına para bastırdı, kızı Ümmü Habibe’yi O’na nikâhladı ve Abbasilerin alameti olan siyah elbise ve bayrakları yeşile dönüştürdü.[12]

Gerçi bu olay, az da olsa Alevilerin gam ve üzüntüsünü giderdi. Ama Abbasileri öfkelendirip onların daha çok bulunduğu yer olan Bağdat’ı sarstı.[13]

Şunu da hatırlatmamız gerekir ki, İmam Ali Rıza, Memun’un ikiyüzlü hükümetine karşı koyması ve onun kültürel siyasetlerini bozguna uğratması için veliahtlığı kabul etmekle kendinin ve Alevilerin canını ölüm tehlikesinden koruması gerekiyordu. Çünkü Memun, babası Harun gibi o günün İslami ülkesini Yunan vb. ülkelerin İslam’a uymayan düşünceleriyle doldurmuş ve yabancıların kültürünü yaygınlaştırmaya çalışmıştı; öyle ki Allah'ın varlığını ve birliğini inkâr etmek, hakikatten sapmak, inançsızlık ve dinsizlik gibi anlamlara gelen dine ters düşen davranışlar fikirler artık dillere düşmüştü.

Kadı Said b. Endülüsi (Ö: 462) şöyle diyor: Hilafet, Abbasilerin yedinci halifesi olan Harun Raşid’in oğlu Memun’un eline geçince, dedesi Mensur’un başlattığı şeyi tamamladı ve Rum sultanları ile ilişkiler kurarak onlardan felsefi kitaplar istedi; onlar da ellerinde olan kitapları Memun’a gönderdiler. Memun da uzman mütercimler bularak o kitapları (Arapça’ya) tercüme etmelerini emretti. Mütercimler de var güçleriyle o kitapları tercüme ettiler. Daha sonra Memun, halkı o kitapları okuyup okutmaya teşvik etti. Memun’un kendisi ise filozoflarla oturup onların tartışma ve görüş almaktan keyif alıyordu.[14]

Dineveri (Ö: 282) de şöyle diyor: Memun, İklidus’un kitabını Rumlulardan[15] ele geçirip onun tercüme ve izahatının yapılmasını emretti. Memun hilafeti boyunca, dinler ve felsefe ekolleri arasında tartışma meclisleri düzenliyordu.[16]

Memun’un, yabancıların kitaplarını, özellikle Yunan felsefesini Müslümanların arasında yaymaktan maksadı, Ehl-i Beyt ailesinin halkın gözünde ilimde yüksekliği fikrini azaltmak ve buna karşılık Abbasilerin Ehli Beyt ailesi karşısındaki ilmi eksikliklerinin görülmesini engellemek ve Abbasi hükümetinin sarsılan temellerini gittikçe onarmak ve takviye etmekti.

Ama İmam Ali Rıza, Ehl-i Beyt ailesinin âlimi ve İmamı olarak Abbasi hükümetinin sinsi siyasetine karşı koymuş ve saray âlimleriyle çeşitli konularda tartışmalar yaparak dinin hakikatlerini koruyup kollamak yani muhafaza etmek konusundaki üstünlüğü buna fırsat vermedi.

Ebu Salt-i Herevi şöyle diyor: Memun, İmam Ali Rıza’yı halkın gözünden düşürmek ve onlara; İmam Ali Rıza artık dünyaya yönelmiştir demesi için veliahtlık makamını zorla İmama verdi. Bu işin, İmam ’ın halkın yanında makamının kutsiyetini, büyüklüğünü ve ululuğunun daha da artmasına sebep olduğunu görünce, İmam Ali Rıza’yı ilmi yönden yenmek ve onu halkın yanında küçük düşürmek için çeşitli şehirlerden İmamla tartışmaları için büyük âlimler davet etti.

Ama İmam’ın karşısına çıkan her Yahudi, Mesihi, Mecusi, Saibi, Berahimei… ve Müslüman fırkaların alimleri, İmamla tartışınca yenilgiye uğrayarak geri dönüyorlardı. Bu durumu gören halk; “Allah’a and olsun ki O (İmam Ali Rıza), hilafete Memun’dan daha layıktır bu Halkı yönetmeye” diyordu.[17]

 İmam Ali Rıza, veliahtlığı kabul etme şartlarını anmak ve kendi zamanının büyük âlim ve filozoflarını yenmesi Memun’un uğursuz planlarını etkisiz hale getirdi ve bir kez daha Ehl-i Beyt mektebinin, ekolünün, anlayışının, dine bakışının doğruluğunu herkese ilan etmiş oldu.

Memun, durumun bu açıdan da kendi zararına tamam olduğunu ve Bağdat’taki Abbasiler arasındaki kargaşa ve rahatsızlıkları görünce, başkenti Merv’den Bağdat’a intikal ettirmeyi düşündü. Memun, Abbasi ve Arap emirleri yanında itibar kazanmak için İranlı veziri olan Fazl b. Sehl’i, Serahs şehrinde öldürttü.[18] İmam Ali Rıza’yı da Tus’da ortadan kaldırmak için bir meclis düzenledi, o mecliste İmam’ı zehirleterek şehit etti.[19] İmam Ali Rıza’nın pâk cenazesi, o gurbet diyarda “Nevkan”ın “Senabad” köyüne (şimdiki Meşhed) götürülerek Harun Raşid’in kabrinin kıble tarafında toprağa verildi.[20] İmam Ali Rıza, hicretin 203. yılının Sefer ayının sonunda şahadete erişmiştir.[21]

Kısacası Şah-ı Horasan İmam Ali Rıza Horasan topluluklarının içinde billur Türkçesi ile yaptığı irşat çalışmaları yani yaptığı bütün bu ilmi çalışmalarla onlarla kalplerini kazanmıştır. Ayrıca kurduğu akrabalık ilişkileri yani yapılan evlilikler sonrasından bugün ki Türk, Kürt, Fars, Azeri, Afgan toplukların birkaç kuşak sonrasında ana dillerini kullanan ama baba tarafından seyitlere dayanan iç içe geçmiş soylarının türemiştir. Bu topluluklar Ehl-i beyt-in davasını kendi gelenek ve meşreplerince taşımaya başlamışlardır. İmamlar içinde kendisinin Horasan Şah-ı velayeti olarak anılması sebebi de budur.

Peki, İmam Ali Rıza’nın İmamlar içinde özel vasfı ne idi. Şöyle ki; ‘Her varlığın diğer bir varlıktan razı olması İmam Ali Rıza vasıtasıyladır. Allah’ın sevdiği kullarına verilmiş her tevfik (başarı) onun vasıtasıyla verilmiştir. Kuran-ı Kerim’in buyurmuş olduğu, insanın ulaşabileceği en yüksek makam olan “Raziye” ve “Merziye” makamlarına onun vasıtası ile ulaşılabilir. Allah dostlarının ulaşabileceği “yakin” makamına yine onun vasıtasıyla ulaşılabilmiştir.

İnsanın Allah katında “Rizayet” (memnuniyet) makamına ulaşması da İmam Ali Rıza’nın vasıtası iledir. İmam Ali Rıza’ya “rıza” denilmesinin sebebi kendisinin Allah katında “Rizayet” makamına ulaşmasından ziyade başkalarının bu makama ulaşmasına vesile olduğu içindir.

İmam Ali Rıza’nın kişiliği ve ahlakının yüksek ilkeleri şunlardı; Misafirperverdi. İşçi hakkına çok önem verirdi. Kimsenin hakkını zayi etmezdi. Başkasının sözünü kesmezdi. Meşru isteği olanın isteğini geri çevirmezdi. Halkın karşısında ayağını uzatmazdı. Asla ağzından kötü söz çıkmazdı. Ağlarken yüksek sesle ağlamazdı. Hiç kimsenin yanında tükürmezdi. Sofra açıldığı zaman işçi ve çobanlarla yemek yemekten kaçınmazdı. Az yerdi. Az uyurdu ve gecenin çoğunu ibadetle geçirirdi. Ayın en az üç günü müstehap oruç tutardı. Sadakasını gece karanlığında verirdi.

İmam çok sade yaşardı, hasır üstünde otururdu. Sade ve sert elbiseler giyerdi ancak halkı içine çıktığında normal elbiselerini giyerdi. (Abbasi Halifesi Me’mun’un vezirinin naklettiğine göre)Yemeğin en iyisini fakirlere yedirir onlarla aynı sofrada otururdu. Cenaze törenlerine katılırdı. Kuran-ı Kerim’i çok okur, çok dua ve zikir ederdi. Sözleriyle başkasını incitmezdi. Bir mecliste otururken bir yere yaslanmazdı. İsraftan kesinlikle kaçınırdı. Yolda kalanların ihtiyaçlarını karşılardı. Hasta ziyaretine giderdi. Ramazan ayında iftarlık dağıtırdı. Misafiri şahsen ağırlar ona hizmet ederdi. Güzel kokular sürerdi özellikle namaz kılacağı zaman. Saç ve sakalını tarardı. Temizliğe azami dikkat ederdi. Yemekten önce ellerini yıkardı ve kurulardı. Çalıştırdığı her işçinin hak ettiğinden fazlasını verirdi. Çok alçak gönüllüydü. Fakir ve yoksullara karşı çok cömert davranırdı.

Horasan’da Demlenen Ehli Beyt Sevgisi

Daha öncede anlattığımız gibi Ayn-i Cemler de telli kuranlarıyla o dönemde ozanlar birbirine benzer şiirleriyle, bu şiirleri kopuzları ile toplumun yaşadığı her yere götürmüşlerdir. Atlarının üstüne sırtlarında kopuzları oba oba dolaşıp ve bütün toplantılarda Ehl-i beytiye ait menkıbeleri çalıp çağırmışlardır. Böylece topluma Ehl-i Beytin davasının haklılığını anlatıp durmuşlardır. Bu şekilde Ehli Beytin davası bu ozanlar sayesinde halkın dimağında canlı tutmuşlardır. Ehli Beytin yaşadığı tüm olaylar destanlaşmış ağızdan ağıza aktarılmıştır. Halk bu ozanları ayinlerde ve matem günlerinde mutlaka arar olmuşlardır. Böylece Ehli Beytin düşüncesi halkın hafızasından kuşlaklar boyu aktarılmıştır. Ehli Beytin haklı davası inancımıza tevella ve tebbera kültürü olarak yansımıştır.

XII. ve XIII. yüzyıldan itibaren Anadolu'ya taşınan da aynı kültürdür. Anadolu'ya gelen göçebe ve yarı göçebe toplum (Türkmenlerle Yörükler) bu geleneği sürdürmüşlerdir. Hislerini, sevinç ve kederlerini şiirle açıklamışlar. Kopuz yerini zamanla saz çalanlara bırakmış bunların kam, kaman oalan adı eğer din dışı konularda ise verdikleri eserler "halk aşığı"na, tasavvufi şiirler söyleyenlerin se" Hak Aşığı" adını almaları şeklinde evrilmiştir. Bu âşıkların büyük çoğunluğunu Türkmen ve Oğuz geleneğini sürdüren Alevi Bektaşi olan kesimden çıktığı görülmektedir.

Yunuslar, Kaygusuzlar, Abdal Musalar, Şah İsmail Hatayi, Dertliler, Pir Sultan Abdallar vb. Anadolu'daki bu saz şairleri Oğuz-Türkmen geleneğini dip diri tuttular. Bayramlarda, şenliklerde olduğu kadar hüzünde, acıda, matemlerde, "ayini cem"lerde çalıp söyleyerek Horasan'dan geldiklerini bugünmüş gibi ifade ederek geçmişi bu güne taşımışlardır.

Şiirlerini Türkçenin doğal vezni olan hece vezni ile söylemişler. Horasan'da da bu vezni kullandıkları kaynaklardan açıkça bilinmektedir. İslamiyet’in benimsenmesi sürecinde Türkler, savaşçı oldukları kadar, şiirlerle de ifade ettikleri ince ruhlarının güzelliklerini ve zenginliğini İslamiyet içinde de geliştirmişlerdir. Geleneklerini titizlikle koruyan Oğuz- Türkmenler eski inançlarından esintilerle Müslümanlığı kabul etmişlerdir. Türk tasavvufu bu inançlarla örülmüş vekişilik kazanmış kendine has bir biçim almıştır.  Asya (Türkistan) Yeseviliği de zamanla Kutbittin Haydar (Haydar Sultan) elinde Nişabur Dergâhında demlenerek Anadolu Alevi Bektaşiliğiylenin temelini oluştururken onun içinde onunla bütünleşerek bu güne taşınmıştır.

Ordinaryus Prof. Ali Fuat Başgit "Seçim Konuşmalarım" başlığı altında Son Havadis'te yayınladığı 7 Ekim 1961 tarihli makalesinde; "Biz Türkiye Türkleri, muhtelif din, dil, tarih ve ırktan birçok millet elemanlarının asırlar içinde ve İslam Kültürü kazanında kaynayıp hal ve hamur olmasından meydana gelmiş mürekkep bir milletiz. Gerçi dil elemanlarımız bakımından Orta Asya ile yakın bir hısımlığımız var. Biz bilakis İslam çemberiyle çevrilmiş bir ülkede ırk sentezi halinde, kendi başına yaşayan, nev'i şahsına münhasır bir milletiz. Ancak saf Türkler olup Anadolu'nun fethine ve savunmasına katıldıkları halde İslam kazanında kaynamayan ve sayıları 8-10 milyon tahmin edilen Kızılbaş (Alevi, Tahtacı Çepni vb.) Türkler bu karma milletten değildir." dediğine karşılık; İslam potası millet yaratmaz, yaratsa ümmet yaratır. Milletin esası milliyetçiliğe, dinin esası da ümmetçiliğe dayalıdır. Ümmetçiliğin de temeli beynelmilletçiliktir. Evet, Alevi Türkler İslam potasında değil İslamiyet’i Türklük potasında yoğurarak Arap ve Fars milliyetine karşı Türklüğü korumuşlardır. Hacı Bektaş Veli, Yunus Emre, Hacı Bayram Veli gibi Türk mutasavvıflar olmasaydı, bugün Türklük de olmayacaktı belki Türkçe de konuşulmayacaktı.” demiştir.

Bu görüş resmi ağızlardan da Horasan’ın, eski medeniyetlerin yoğunlaştığı bir yerken İslamiyet’le birlikte tasavvuf cereyanının merkezi durumuna gelişini açıkça bize göstermektedir. Buhara, Nişabur, Merv, Fergana gibi şehirlerin mutasavvıflarla dolup taşmaya başlaması da bu döneme denk gelmektedir. Pir-i Türkistan namı ile bilinen Hoca Ahmed Yesevi İslam Türk düşüncesinin önderi olmuş ve hikmetleri, yani yazdığı dinsel şiirler dilden dile dolaşmıştır. Böylece yeni halifeler ve müritler yetişmiştir.

Türkler bu yetişen mutasavvıf ermişlere, Horasan'da "Bab" yani baba adını vermektedirler. Dervişler düşüncelerini göçebe Türkler arasına yaymaya başlamışlar. İslamiyet’in Horasan'da yayıldığı zaman, Gazneli, Karahanlı ve Selçuklu Devletlerinin sultanları İslamiyet’i kendi törelerine adapte ederek yayan bu sofilere karşı saygılı davranmışlardır.

Hoca Ahmed Yesevi Horasan'da etki gösterdiği bu dönemde Asya'da ozan olarak toplumun gözü, kulağı ve dili olan, ayinleri idare eden, din inançlarını, destanlaşan kahramanlıklarını şiirle anlatan, kopuzla çalıp söyleyen şaman, baksi, kam'lar, İslamiyet’in kabulü ile ise de Dede, Baba, Şeyh ve Ata gibi dervişlere dönüşmüşler ya da yerlerini bunlara bırakmışlardır.

Kısacası Müslümanlıktan önceki din insanları, Müslümanlığı kabul etmekle birlikte şamanken veya kam, baksi iken dede, baba veya derviş olmuşlardır. Böylece halk bu önderlere aynı inançlarla bağlandı. Basit Türkçeleriyle İslamiyeti yayan bu mutasavvıflardan Aslan Baba, Korkut Ata, Çoban Ata, Hoca Ahmet Yesevi, Lokman Perende, Kutbiddin Haydar, Hacı Bektaş Veli’yi sayabiliriz. Bu dervişler Müslümanlığı obalarda yayan ilk Yesevi Önderleridir.

Bu sıralarda İran'ın da Türkler üzerinde etkileri büyük oldu. İran tarzında Türkçe dini eserler yazıldı. Bunlardan Yusuf Has Hacib'in Kutatgu Bilig ile Kaşgarlı Mahmud'un Divan-ı Lügat -it Türk adlı eserlerini sayabiliriz. Arap ve Fars etkisi daha çok yerleşik halk üzerinde Medreseler aracılığı ile oldu. Oba ve yaylalardaki göçerli Türk ise gelenekleri ile Müslümanlığı birleştirdi ve özelliklerini korudu. Ozanların şiirlerinde, Asya'nın kopuzunca ve Anadolu'nun sazında Türkün gerçek yaşayışı menkıbeleşti.[22]

Pir-i Türkistan namı ile bilinen Hoca Ahmed Yesevi'nin Horasan Mayası ve Hacı Bektaş Veli işte Pir-i Türkistan namı ile bilinen Hoca Ahmet Yesevi'nin de gerçek yaşayışı bilinmese de dilden dile anlatıla anlatıla değişen geleneksel inançların ortamında büyütülen ve sözlü kültür içinde bugünlere ulaşan bir hayat hikâyesine dönüşmüştür. Hacı Bektaş Veli'nin hayatı, eserleri, sosyal yaşayışı, evli mi bekâr mı oluşu gibi özelliklerde hayatı hakkındaki menkıbelerde tıpkı Hoca Ahmed Yesevinin hayatı gibi benzerleşerek bir gelenek zincirine dönüştürülerek bu güne kadar getirilmiştir. Bugün baktığımızda Hoca Ahmed Yesevi ile Hacı Bektaş Veli'nin menkıbeleşen hayatları birbirine çok benzemektedir. 

Bu durum halkın, kahramanlaştırdıkları bu kişilerde, kendilerini aradıkları onlarda billurlaşan bir kemalet arayışı onlarla birçok olağanüstü unsurun birleşmesine sebep olmuştur. Böylece de bu kişilerin kerametlerle dolu hayatları halkın inançları ile bütünleşerek bugünlere taşınmıştır. Önemli aktarımlara göre Hoca, Ahmed Yesevi, Hz. Muhammed'den Hz. Ali'ye ve evladına intikal ettiği iddia edilen kutsal emanetlerden sofra, elifi taç, çerağ, âlem ve seccadeyi, sahibi gelecektir diye saklamıştır.

Hacı Bektaş Veli'nin gösterdiği kerametler karşısında sakladığı bu emanetleri Hacı Bektaş Veli'ye vermiştir. Tahta kılıcını tekbir getirerek Hacı Bektaş Veli'nin beline kuşatmıştır. "İşte nasibin aldın, sana beşaret olsun ki, Kutbü'l aktab'lık mertebesi sendedir ve kırk yıl hükmü vardır. Şimdiye kadar bizim idi, bundan sonra senin olsun, zaten bizim de intikal vaktimiz geldi. Haydi, git, seni Rum diyarına saldım ve Rum abdallarına seni baş kıldım ve Serçeşme eyledim. Orada Türklük ve Müslümanlık batmak üzeredir. Gidiniz Türklüğü ve Müslümanlığı yüceltiniz."

O sırada ocakta dut ağacından ateş yanarken bir köseviyi kavrayıp Rum diyarına pertav etti. "Mekanınuz, bu kösevinin düşdüğü yerdir" dedi. Horasan'da atılan meşalenin Suluca Karahöyük'te düştüğü yerde yeşerdiğine, (Bugün Hacıbektaş'ta Balım Sultan Türbesi önündeki karadut ağacının bu köseviden köklendiği inancı yaygındır.) dallanarak budaklandığına, meyve verdiğine inanıldı. Aslında kökleşen ve yeşeren Türklük ve Müslümanlık anlayışıdır. Bu bir ağaca benzetilerek, Türklerde kutsal sayılan ağaç kültü ve soy ağacı olarak düşünülense Türklüğün ve Müslümanlığın Suluca Karahöyük'ten Anadolu'nun her tarafında halifeler, dervişler ve müritler aracılığı ile yayılmasıdır.

Hoca Ahmed Yesevi'nin "Halvet" adı verilen ayini cemlerinde, müritleri toplanır, halka olup diz çökerek tekbirler getirirler, ortaya bir de çerağ uyandırırlardı. "Hu Allah, Hu Hu,  Allah Allah" diyerek zikir çekerler ve daha sonra da vecd halinde kendilerinden geçerek uykuya dalarlar ve gördükleri rüyaları da şeyhlerine anlatarlar ve oda bu rüyaları yorumlardı.

Hoca Ahmed Yesevi'nin meclisinde kadın-erkek zikre katıldıkları iddiası şeriat hükümlerine katı şekilde bağlı olan çevrelerce yadırganmıştır. Çıkan dedikodular Horasan yöresindeki muhafazakâr çevre, bir heyet aracılığı ile bu şayianın doğru olup olmadığına araştırması istenmiştir. Gelen heyet bu kötü dedikodular ve yakıştırma ve isnatların bir iftiradan ibaret olduğunu görmüşlerdir.

Ayrıca bazı kaynaklarda Hoca Ahmet Yesevi bu isnatlara karşılık olarak; "Eğer erkek-kadın bir ehl-i hak meclisinde birleşerek beraber zikir ve ibadete devam etseler bile, Hak Taala onların kalbindeki her türlü kin ve düşmanlığı yok etmeye muktedirdir," demesi ve gösterdiği kerametler karşısında utanırlar. Pişmanlık duygusu içinde kendilerini affettirmeye çalıştıkları da söylenir.

Bu durum Alevilerin "Mum Söndü" yapıyorlar diye itham edilmelerine neden olan anlayışın kökenin taa o dönemlerden geldiğinin de kanıtıdır. Alevi Bektaşilerin de örtülü sadece ikrarlı olanların alındığı giremeyenler için sır halinde kaldığı ve daha katı bakış açısına sahip arap geleneğinin din edinmişlerce kadınlı erkekli ayinler yaptıkları ana-bacı tanımadıkları isnatlarının doğmasına sebep olmuştur. Horasan'da ve Anadolu'da Türklerin, töresel özellikleri ile İslam dini inançlarının birbiri ile kaynaşması, Arap ve Farslarla birlikte Araplaşan ve Farslaşan şehirli Türk halkınca bilerek veya bilmeyerek yadırganmış ve yanlış yorumlamalara sebeb olmuştur.

Arapların ve Farsların ısrarlı eritme politikasına rağmen Yesevilik inancı Anadolu' da, Hacı Bektaş düşüncesi ile Türk toplumuna mal oldu. Göçerli ve yarı göçerli Türkmen Yörük halkı arasında Yesevi geleneği devam etti. Tarihi gelişmelerde menkıbeleşti. Her iki tarikatta da törelerin korunarak Müslümanlık içinde geliştiği bir gerçektir.[23]

Muhammed Mustafa ve Ehl-i Beyt'e sevgi ve saygı ile bağlanılması, Bektaşiliğin Yesevilikle ilgisinin ve onun devamı olduğunun bir delili sayılabileceği gibi birçok Tarık-i Ali olan Tarikat’ın temeli de buna dayanmaktadır. Bu ortak inanca göre Peygamber Efendimiz vefatı ile iki önemli emanet kalmıştır. Birisi Kur'an, diğeri ise Ehl·i beyt'tir. Emeviler ve Abbasiler iktidarları boyunca Muhammed Mustafa'nın soyunun varlığından rahatsız olmuşlardır. Bunlara gösterilen saygı ve sevgiyi kıskandıkları gibi, bunu iktidarları için sakıncalı görmüşlerdir. Emevi iktidarından memnun olmayanlar ise seyyidlerin (Peygamber soylular) etrafında toplanarak isyanlar çıkarmışlardır. Emeviler bu ailenin ileri gelenlerini zehirlediler, susuz bırakarak şehit ve bir kısmını da (150 bine yakın) sürgün ettiler. İmam Hüseyin'in soyunun (Seyyidler) İran ve Horasan'a, İmam Hasan'ın soyu da (şerif) Kuzey Afrika'ya dağıldı.[24]

Muhacirleri, Türkler saygı ile karşılayıp korudular. Sürgün Arapların başından geçen olaylar, göçerli halk arasında sazla sözle anlatılarak destanlaştırıldı. Bu olayların en önemlisi "Kerbela" olayıdır. Halk olayların etkisi ile mazlum ve davasında haklı insanların yanında yer alarak topluca Müslümanlığı kabul etmeye başladı. Ebu Müslim Horasani'nin başlattığı ihtilal hareketi ile Emevi saltanatı yıkıldı. Abbasiler döneminde Türklerin İslamiyet’e büyük hizmetleri oldu. Türkler İslamiyet’in bayraktarlığını yaptılar. Aynı zamanda Muhammed Mustafa’nın neslinin saygınlığını korudular ve yaşattılar. Bugün bile seyyid denilen ve halk tarafından hürmet edilen bu insanların özbeöz Türk olduklarını veya birkaç kuşak sonra aile bağları evlilikler içi içe geçmiş yaşamlarla Türkleştiklerini görmekteyiz.

Bu Yesevi dervişlerinin Türkistan'da ve Anadolu'daki hareketlerini Fars ve Arap menşeli din adamları yadırgadılar. Bunlara karşı düşmanca tavırlar aldılar. Bunlara karşılık bu insanlar bencillikten uzak, nefsine hâkim, bilgili, çalışkan, hoşgörülü ve yapmacıksız tavırları ile her varlığı seven yetmiş iki milleti bir tutan, ırk, dil, din farkı gözetmeyen tutumları ile halka kendilerini kabul ettirdiler.

Sevgi kaynağını milliyetten alan, halkın dili ile konuşan birer önder idiler. Bu mutasavvıf dervişlerin yaratanı, yaratılanı seven, gündüz şevk ile dünya işlerine gece de aşk ile ahirete yönelen bir kişilikleri vardı. Anadolu'ya gelen Yörük ve Türkmenler Müslümanlığı kabul etmekle beraber, her türlü tutuculuktan uzak din kaidelerini uyguladılar. Eski kavim geleneklerini Müslümanlığa adapte ederek yaşattılar. Yukarıda da adını andığımız tahta kılıçlı dervişler, Horasan erleri, alp erenler adı ile anılan bu sofilerin saraylara kapılanmadan, halka giderek halkın gözü, kulağı ve dili oldular.[25]

Mehmet Özgür Ersan Dede  (Yesari Abdal Çelebi)

[1] Tarih-i Taberi, c. 8, s. 338, 344, 355.

[2] a.g.e, c. 8, s. 365.

[3] a.g.e, c. 8, .478.

[4] Tarih-i Taberi, c. 8, s. 527. Mekatil’ut-Talibiyyin, s. 422-453.

[5] Kâfi, c. 1, s. 488.

[6] Uyun-u Ahbar’ur-Rıza, c. 2, s. 149.

[7] Uyun-u Ahbar’ur-Rıza, c. 2, s. 149.

[8] a.g.e, s. 149.

[9] a.g.e, s. 140.

[10] Kâfi, c. 1, s. 489. Uyun, c. 2, s. 15. İrşad, c. 2, s. 260.

[11] Tarih-i Taberi, c. 8, s. 554.

[12] Vefeyat’ul-A’yan, c. 2, s. 432. Tarih-i İbn-i Esir, c. 4, s. 162.

[13] Et-Tenbih-u ve’l- İşraf, s. 302.

[14] Muhtasar-u Tarih’ud- Duvel, s. 136.

[15] Araplar Yunanlılara Rum derler

[16] Ahbar’ut- Tival, s. 401.

[17] Uyun-u Ahbar’ur-Rıza, c. 2, s. 239.

[18] Tarih-i Taberi, c. 8, s. 565.

[19] Uyun-u Ahbar’ur-Rıza, c. 2, s. 243.

[20] a.g.e, s. 248.

[21] A’lam’ul-Vera, s. 303. Tarih-i İbn-i Esir, c. 4, s. 178. Nur’ul-Ebsar, s. 160.

[22] Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Felsefe Ve Din Bilimleri (Dinler Tarihi) Anabilim Dalı Uygur Türklerinin Dinî İnanışları Yüksek Lisans Tezi Bumairimu Abudukelimı Danışman: Prof. Dr. Mustafa Erdem Ankara – 2006

[23] ERÖZ, Mehmet. "Türk köy Sosyolojisi Meseleleri Yörük-Türkmen köyleri", Türkiye Harsi veİçtimai Araştırmalar Dergisi, sayı 81, 1967. ERÖZ, Mehmet. Yörükler, İstanbul, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı, 1991.

[24] Alevilik-Bektaşilik Kutluay Erdoğan İletişim Yayınları Ekim 1986

[25] Alevilik-Bektaşilik Kutluay Erdoğan İletişim Yayınları Ekim 1986

21st December 2017, Mehmet Özgür Ersan tarafından yayınlandı

·               Mehmet Özgür Ersan

·               Horasan'dan Anadolu'ya Erenlerin İzinde

İlginizi Çekebilir

Yunan Kültüründe Heykel Sanatının Rotası...

Mitlerle tanımaya başladığımız Yunan kültürü, zaman içinde kültürel bir dönüşüm ile Roma kültürü sayesinde geniş alanlara yayılarak yaşamaya, diğer kültürlerle harmanlanıp
Devamını Oku...

Kapıların Tılsım ı

Bu kadar efsane arasında Ayasofya’ya giden herkesi büyüleyen gösterişli kapıların da bir hikâyesi var elbette! Ayasofya’nın birbirinden heybetli 361 kapısı
Devamını Oku...

Regaip Kandili

• Regaip Kandili nedir? • Regaip kandilinde neler yapılır? • Regaip Kandili 2019 ne zaman? Regaip Kandili bu yıl 7 Mart 2019 Perşembe akşamını 8 Mart Cuma gününe bağlayan geceye
Devamını Oku...

Paskalya Bayramı

Paskalya Bayramlarını bugün kutlayan Ermeni Ortodoks, Ermeni Katolik, Ermeni Protestan, Rum Katolik, Süryani Katolik, Keldani Katolik ve Gürcü Katolik toplumlarımıza iyi bayramlar
Devamını Oku...

Çin’de Türk Etkisi

Yazılı tarihin öncesine giden ve yaygın bir iç içe geçmişlik içeren Çin-Türk ilişkileri, Çin’de birçok ortak hanedanlık ve bölgesel Türk yönetimi yarattı. İlişkiler, Çin
Devamını Oku...

İlk Balayı

Tarihte ilk balayı fikrini Babilliler bulmuştur. Babilliler evliliklerinin ilk ayında cinsel enerjiyi güçlendirecek afrodizyak besinler tüketip onunla beraber bal ile tatlandırılan bira
Devamını Oku...

Dede Korkut Diliyle Bayram

Sırtını dayadığın kara dağların yıkılmasın / Gölgesine oturduğun koca ağaçların kesilmesin / Gümrah akan ırmaklarının suyu kurumasın / Kolun kanadın kırılmasın / Ulu Tanrı
Devamını Oku...

Baba Marta nasıl merhametli olur?

Bu cumartesi günü Etnografya Müzesi'nde bulabilirsiniz. Büyükanne, favoritizm ve martenitsa hakkında hemen hemen her şey bu Cumartesi - 16.02.2019 tarihli müze dersinin konusu.
Devamını Oku...

Buran Bay-Buran Ata

Rusya Orenburg bölgesinde 16.yy. da yaşamış, bir Şifacı Doktor-Şaman Türbesi. Adı Buran-Ata. Arkaik Türk tedavi ve sağaltım yöntemlerini Otacı adı verilen Ocaklı Şamanlar yapardı.
Devamını Oku...

Akitu Bayramı

Yıllık ritüellere geldiğimizde şüphesiz en önemlisi ve Ortadoğu dinlerinde en ciddi iz bırakanı Akitu bayramıdır. Sümercede akitusegurku ya da arpa ekim bayramı, bugün Ortadoğu' da
Devamını Oku...

Pano


Popüler

Anadolu'da Türk Siyasi Birliğinin Sağlanması

Osmanlı Devleti Balkanlarda üstünlük kazandığı dönemde, Anadolu’da siyasi birlik henüz sağlanamamıştı. Anadolu’daki Türk
Devamını Oku...


Yunus Emre Hangi dönemde yaşamıştır?

Hayatı ve şahsiyeti hakkında pek az şey bilinen Yunus Emre 1240 yılında Orta Anadolu havzasında doğup yaşamış ve 1320 yılında
Devamını Oku...


Gelin Koçu Getirme Âdeti

Nişanlı Kıza Gelin Koçu Getirme Âdeti diğer bir adıyla “gelin koçu” âdetini paylaşacağız bugün. Kurban bayramı yaklaşırken pek
Devamını Oku...


İstanbul'un Dağları Hangileridir?

İstanbul'da ki Dağların Adları Nelerdir? İstanbul il sınırları içinde yüksek dağlar yoktur. Dağlar 1000 metre nin altındadır. En
Devamını Oku...


Çimpe Kalesi'nin Alınmasının Önemi

Çimpe kalesi, Balkan topraklarının Güneydoğu kıyısında Gelibolu’da bulunmaktadır. Bu kale 14. yüzyılın ortalarında yani 1352 yılında
Devamını Oku...



Toplam Makale: 7667 Toplam Görüntülenme: 3693613

Edirne Sabun Sanayi ve Tic. Ltd. ?ti. A: Yeni Sanayi Sitesi 11/B Blok No.4

– Edirne T: 0(284) 236 31 37

Balkanlar

Edirne

Haftanın Kitabı