Osmanlı'da ve Dünyada Çingeneler

Ihsan Hanson

Tarihin oluşumunda toplumların büyük rolü vardır. Bu nedenle, bugünü değerlendirebilmek için toplumların geçmişlerini araştırmak gerekmektedir. Tarih araştırmaları insanlığın yalnız eskiye dönük meraklarının giderilmesi değil, ayrıca günümüzü anlamanın ve anlamlı kılmanın da bir yoludur. Yahya Kemal’in deyimiyle “Mâzisi olmayan bir milletin âtisi olamaz”. Bu açıdan tarihe bakıldığında tarihi meydana getiren toplumların iktisâdi, içtimaî, sosyal ve kültürel yönleri ele alınıp incelenmelidir. Son zamanlarda siyasî tarihin yerini sosyal ve ekonomik çalışmaların almasıyla birlikte özellikle toplumsal tarih alanında araştırmaların yoğunlaştığı görülmektedir. Biz de bu çalışmamızda Osmanlı toplum yapısı içinde ilginç bir konuma sahip bulunan Osmanlı Çingeneleri üzerine genel bir değerlendirme yapmayı planlamış bulunmaktayız. Bu araştırmamızın temel noktasını Osmanlı Çingenelerini oluşturduğu için, bu makalenin muhtevası özellikle “Osmanlı Dönemi Çingeneleri” ile sınırlı kalacaktır.

Osmanlı toplum yapısı içinde Çingenelerin genel bir değerlendirmesine geçmeden önce Çingenelerin Osmanlı dönemine gelinceye kadar tarih içindeki gelişiminden kısaca bahsetmenin faydalı olacağı kanaatindeyiz.

Çingenelerin Menşei

Çingene Sözcüğünün Terminolojisi

Çingeneler kelimesi, Avrupa’nın çeşitli yerlerinde İran, Belucistan vb. gibi Asya memleketleri ile Mısır, Kuzey Afrika ve Amerika’da yaşayan fizikî ve ruhî yapıları, yaşam tarzları ve lisânları ile birlikte diğer milletlerden ayrı bulunan, ekseriyetle gezici kavme verilen adlardan Türkiye’de kullanılanıdır. Bu kavmin muhtelif isimleri menşelerinden dolayı iki şekilde izah edilmektedir. Bazıları bunu “Çingene”, bazıları da Mısır ile bağlantılarından dolayı “Kıptî” kelimesi ile adlandırmaktadırlar. Bunlardan başka Hind dilinde “tayeng” (musikişinas, dansöz) kelimesi ile birlikte İndus sahillerinde yaşayan “çangar” veya “zingar” adı verilen halkın adını taşıdıklarından kendilerinin bu kavimden geldiği kabul edilmektedir. Bunlardan başka Türkiye’de halk arasında “boşa”, “pırpırı”, “karaoğlan”, Mısır’dan geldiklerinden dolayı da “Kıptî” gibi çeşitli isimlerle anılırlar.

Çingenelerin Anayurtları ve Yeryüzüne Dağılışları

Çingenelerin Anayurtları Hindistan olarak gösterilmektedir. Taberi’de geçen bir kayda göre; Çingenelerin Hz. Nuh’un oğlu Yafes’in neslinden türediği ve bunların da anayurdunun Sind ve Hind havzası olduğu belirtilmektedir.

Çingenelerin miladî V. yüzyıldan itibaren kendi anayurtları olan Hindistan’dan kopmaya başlamış oldukları tahmin edilmektedir. Çingene uzmanlarının belirttiğine göre; bu bölgeyi ele geçirenler, Çingeneleri yerleşik olmaya zorlamış, fakat bunda başarılı olamadıklarından, onlar da gezginci yaşamlarını sürdürebilmek için batıya göç etmişlerdir.

Anayurtlarından ayrılan Çingeneler iki kola ayrılarak yeryüzüne dağılmışlardır. Birinci kolun; İran üstünden Suriye ve Bizans arazisi üzerinde biraz kaldıktan sonra Mısır’a yerleştiklerini, hatta bunların Mısır’a kafileler halinde yığılarak burada kalmalarından dolayı asıl memleketlerinin Mısır ve onlara da Mısırlı anlamına “kıptî” denildiğini görmekteyiz. Daha sonra ise, buradan deniz yoluyla İspanya ve Avrupa’ya yayılmışlardır. İkinci kolun ise; Hazar denizinin kuzeyinden Karadeniz’n kuzeyini takip ederek, Balkanlar’a oradan da Avrupa’ya geldiklerini müşahede etmekteyiz. Burada da çoğunlukta bulundukları yer, Romanya olduğundan bunlar “Rom” ismiyle anılmaktadır.

Avrupa’ya ise; XIV. yüzyılda geçmiş oldukları tahmin edilmektedir. Çingeneler gruplar halinde Avrupa’ya XIV ve XV. yüzyılda Doğu Avrupa üzerinden ulaşmışlardır. Girit (1322), Korfu (1347), Eflak (1370). Bunlar Avrupa ülkelerinden; Almanya’da ilk kez 1407, Fransa’da 1419, Hollanda’da 1420, İtalya’da 1422, İspanya’da 1425, Rusya’da 1501, İskoçya ve Danimarka’da 1505, İsveç’te 1512, İngiltere’de 1514, Norveç’te 1540 ve son olarak Finlandiya’da 1584 yılında görülmeye başladılar. Bu topluluk daha sonra, Avrupa’nın diğer ülkelerine de dağılmış, XIX. yüzyılda ise, küçük topluluklar halinde Amerika’ya göç etmişlerdir.

Çingenelerin Osmanlı Devleti’ne; Balkanlar’dan geldikleri sanılmaktadır. Trakya bölgesinde Çingenelerin çoğunlukta bulunması bu fikri doğrular mahiyettedir.

Avrupa Çingeneleri

Çingenelerin Doğu Avrupa’ya en erken geliş tarihleri XVI. yüzyıl olarak görülmektedir. Bunların çoğu Ragusa Cumhuriyeti’nin şimdiki Dubrovnik şehrinden ve Slovak Macaristan’ından gelmişlerdir. Çingeneler bu zaman zarfında Slovak ve Macar askeri kuvvetlerinin ayrılmaz bir parçası olarak adı geçen devletlerin askeri birliklerinde görev almışlardır.

Çingeneler Avrupa’ya ilk göçtüklerinde iyi bir şekilde karşılanmış, XVI. asrın sonlarında papanın himayesini kazanmış, tüm Avrupa memleketlerinde hükümdarlar ve prensler tarafından ihsanlar, imtiyazlar ve hediyeler ile karşılanmışlardır. Ancak, bu durum uzun süre devam etmedi ve bu durum tersine dönerek, Türklere casusluk yaptıkları gerekçesiyle, hemen her yerde baskıya maruz kaldılar. XVI ve XVIII. asırlar arasında Avrupa dünyasında Çingeneler hakkında ağır hükümleri içeren ve ölüm cezasını ihtiva eden kararlar verilmeye başlandı. Bu dönemde Avrupa’da Çingeneler hakkındaki en büyük itham konusu; büyü yapmak, çocuk çalmak ve insan eti yemek vs. gibi suçlardan oluşmaktaydı.

Çingeneler, Avrupa’ya ilk ulaştıklarında bazı zorluklarla karşılaştılar ve yerel yöneticiler ile birlikte devlet tarafından kontrol altına alındılar. Avrupa’ya yeni gelen bu topluluk güvensizlik, şüphe ve reddedilme tehlikesiyle karşı karşıya kaldılar. Bu reddediş ilk önce yerel yöneticilerde başlayıp, daha sonra devlet bazında kralın Çingeneleri sürgüne göndermesiyle sonuçlanmıştır. Örneğin: Fransa kralı XII. Louis 1504 yılında Çingeneleri sürgüne göndererek ülkesinden uzaklaştırmış bu durum 1510 yılında Çingenelerin asılmasıyla neticelenmiştir. Daha sonra ise, 3-4 kişiden fazla bir araya gelmeleri yasaklanmış ve nihayet 1647’de bir Bohemyalı gibi cinayet suçundan dolayı cezalarını çekmek üzere kürek cezasına çarptırılmışlardı.

1531 yılında İngiltere kralı VIII. Henry, 1561’de Fransa kralı I. Francouis buna benzer kararlar almışlardır. Bunun üzerine Çingeneler kendileri için daha güvenli olan yerlere doğru çekilmeye başlamışlardır. XVIII. yüzyılın sonlarına doğru Avrupa devletleri hızla artan Çingene nüfusu ile baş edemez hale gelmiş, daha sonra ise; işledikleri suçlardan dolayı onları sürgünlere göndermişlerdir. Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde reformlar uygulanmış, 1767’de İspanya İmparatoriçesi bir reform uygulayarak Çingenelerin çadırlarda yaşamalarını, serbestçe seyahat etmelerini, kendi liderlerini seçmelerini ve Çingene dilini kullanmalarını yasaklamıştı. Karakteristik Çingene giysileri ülkenin köylülerinin giydiği giysiler ile değiştirilmiş, bütün genç erkekler askere alınmak için listelenmişti. Hükümet Çingenelere bütün bu değişiklikler için bir yıl süre ve bu süre içinde iş ve ev bulmalarını emrediyordu. Bu reformlar başarısız olunca 1773’te ikinci bir reform hareketi başlatıldı. Bu reform ile hiçbir Çingeneye evlenme izni verilmeyecekti. Evli ve üç yaşın içinde çocuğu olan Çingenelerin çocukları devlet tarafından eğitilecekti. Ancak, bu ikinci reform da başarısız oldu. Daha sonra II. Joseph üçüncü bir emir verdi: Çingeneler -Osmanlı Devleti örneğinde görüleceği gibi- kendi atlarına binmeyecek fuarlara katılamayacak, tatil günleri dışında müzikle uğraşamayacaklardı. Yaşamlarını ancak tarımsal işlerle kazanacaklardı. Dini eğitim almaları için de kiliseye gönderileceklerdi. Çingeneler hayatta kalabilmek için ancak kendi büyü-din kavramlarına yakın olan din ile ilgili kanunları kabul ettiler.

İspanya’da 1492’de Kral Ferdinand Çingenelerin ülkeye girmelerini yasaklamıştır. XVI. yüzyılda, İngiltere, Fransa ve Lehistan’da, Çingenelerin tümden yok edilmesi için birtakım tedbirler bile alındı. Bu akım daha sonra İsveç ve Danimarka’ya da sıçradı. Bu ülkelerde de Çingeneleri yok etme eylemlerine girişildi.

Mısır Çingeneleri (Kıptiler)

Kıbt, Mısır’ın eski yerli halkına verilen bir isimdir, Arapların Mısır Hıristiyanlarına verdikleri isme de Kıptî denilmektedir. Arap milletlerine göre; bu kelime Hz. Nuh’un soyundan geldiği rivayet edilen eski Mısır kralı “kıbt”ın isminden gelmektedir.

Ortaçağ’da bile Çingenelerin Mısır’dan geldikleri tahmin edilerek onlara Kıptî denilmişir. Bu tâbir o zamandan bu yana kullanılmaktadır. İngilizce’deki Gypsy kelimesi Çingene anlamında kullanılmakla birlikte, esasında bu kavmin Mısır’dan geldiği kabul edilerek, Mısırlı manasındadır.

Mısır’daki Çingeneler (Kıptîler) mizaçları itibariyle vergi vermeyi sevmeyen bir kavim olduklarından ilk zamanlar, Mısır’da keşişler cizyeden muaf tutuldukları için, birçok Kıptî de vergiden kurtulmak maksadıyla keşiş olmuştu. Daha sonra ise; bunların büyük bir kısmının servet sahibi olmalarıyla bunlardan da vergi alınmaya başlanmıştı. Bu sefer de Kıptîler tek çıkış yolu olarak İslâmiyet’in himayesi altına girerek kafileler halinde Müslüman oldular.

730 yılında yapılan nüfus sayımındaki rivayete göre; Mısır’da vergiye tâbi 5 milyon Kıptî bulunmakta idi. Gerçekte nüfus başına alınan vergi Muaviye (661-680) zamanında 5 milyon dinar, Harun Reşid (786-809) döneminde 4 milyon olmakla beraber daha sonraları bu sayı 3 milyona düşmüştür. Ayrıca, VII. asrın sonlarında valiler hazineyi fakirleştiren din değiştirme hareketini durdurmak istemişlerdir.

Osmanlı Devleti’nde Çingeneler

Çingeneler Osmanlı Devleti’nde çok farklı yönetime tâbi tutulmuşlardır. Osmanlı Devleti’ndeki yaşayan Çingeneler, Müslim ve gayrimüslim olarak iki gruba ayrılmalarına rağmen bunlar hukukî bakımdan denk sayılmışlardır. Çünkü, bunlar Osmanlı Devleti’nde hiçbir zaman millet olma vasfını taşıyamamışlardır. Bundan dolayı, hukûki bakımdan diğer milletlerden farklı uygulamalara maruz kalmışlardır. Mesela: Osmanlı Devleti’nde sadece gayrimüslimlerden cizye alınırken, Kıbtî teb’anın hem zımmî, hem de Müslimlerinden cizye alınmıştır. Fakat, miktarı farklı tutulmuştur.

Osmanlı Dönemi’nde İstanbul’a bildirilen halk şikayetlerinde, divan’dan sancaklara ve kazalara yollanan hükm-i hümayûnlarda görüldüğü gibi, “Gurbet ve Çingeniyân Taifesi” olarak adları geçen, evleri ve barkları ile gezginci bir hayat süren bu taifenin insanları, satın alarak sermaye edindikleri, güzel cariyelerden faydalanıp, çalgılı oyunlu eğlenceler düzenlemişlerdir. Bilhassa büyük şehirlerin elverişli yerlerinde açığa kurdukları çadırlarda levend, suhte ve öteki ergen (bekâr) servet sahibi ailelerin oğulları hatta evli erkekler bile kendilerini bu eğlenceye kaptırıp, servetlerini bu yolda harcamaktaydılar.

Omanlı toplumunda Yahudiler, Rumlar, Ermeniler, Çingeneler, Göçebe Türkler (Türkmen ve Yörük) ve bunun dışındaki diğer topluluklar bulundukları köy kasaba ya da şehirlerde toplumun temel katmanı olan aileden başlayarak köy veya şehrin bütün topluluğunu içine alan esas kitleyi dışında bırakarak devletin asıl toplum veya bağlantısız bir şekilde toplum olma vasfından uzak kendi aralarında düzenli bir şekilde, çevreye kapalı bir topluluk halinde topluluk hayatı yaşamaktaydılar.

Anadolu’nun değişik bölgelerinde “gezginci Çingeneler” ile Güneydoğu Anadolu’da “Mellaj” olarak adlandırılan grup üzerindeki devletin tek kontrolü, bunlardan yılda belli oranlarda vergi almak, askeri alanda bu grupları bir kısım geri hizmetlerde istihdam etmek şeklindeydi.

Yine aynı şekilde Çingene taifesinin kaza kaza ve köy köy gezerek çadırlar ile konup göçerek kadınlarını, kızlarını ve kız kardeşlerini zina ettirerek ve bunlara ilave olarak güzel cariyeler ile birlikte güzel hatunları nikah ile alıp götürerek bunları zina ettirmek suretiyle bunlar üzerinden para kazandıkları görülmektedir.

Çingenelerin sahte para basarak Osmanlı Devleti’nde kallâblık ettiklerine dair arşiv kayıtlarına da rastlanılmaktadır. Aydın sancağı kadısına yazılan bir hükümden anlaşıldığına göre; adı geçen sancaktaki Çingene taifesinin ekserisinin zanaatkârlarının kallâblık olduğu belirtilmekte, bunların guruşu seksenbeş ve doksan akçeye altını ise, 135-140 akçeye kestikleri bildirilmektedir.

Osmanlı Devleti’nde Çingenelerin tamamı kötü işlerle meşgul olmamışlar, bunlardan bir kısmı çeşitli zanaatlarla uğraşmışlardır. Çingeneler demircilik zanaatında oldukça başarılı idiler. Süleymaniye Camii’nin inşaatı müddetince (1550-1557) seng-traş kalemlerinin ve iskeleler için gerekli olan çivilerin Çingene Derviş tarafından imal ve tamir edildiği, bu inşaatın şantiye defterlerindeki muhasebe kayıtlarından anlaşılmaktadır.

Hatta Fatih Kanunnamesi’nde Çingenelerin demircilikle uğraşanlarının haraçtan muaf tutulduğuna dair özet olarak şöyle denilmektedir: “Her Çingeneden yılda kırk beş akçe haraç (cizye) alına, ziyâde akçe alınmaya, ammâ üşendirilmeye. Hisar mesâlini içün veya demircilik içün görevlendirilen Çingenelerden, ellerinde benim yazılı hükmüm veya beylerbeyinin mektubu olanlardan haraç alınmaya”.

Burada, kanunnamedeki hükümden anladığımıza göre; Fatih Sultan Mehmed Çingenelerin demircilik mesleğine devam etmelerini sağlamış ve ileride onlardan gemilerin demirlerinin hazırlanması konusunda istifade etmiştir. Çingeneler Fatih zamanından başlayarak, gemilerin demirinin hazırlanması konusunda büyük rol oynamışlardır, gemilerin demirleri bizzat bunlar tarafından kesilmiş ve yapılmıştır.

Bu meyanda Tersane-i Amire personeli arasında kıbti demircibaşı bulunmakta idi. Bu tersanede çalışan demircilerin haricinde, kıbtiler arasından temin edilenlerin görevleri; ham demirden çivi kesmek, esirlerin ayağına takılacak “kadina” adı verilen zincirleri yapmak, lenger imal etmek aynı zamanda gemilerin inşasında da demir aksamın hazırlamaktı.

1565 tarihli Zvornik Beyi’ne gönderilen hükümden öğrenildiğine göre; yapılacak gemiler için gerekli olan demirin Samakov’dan gelmesini beklemeyip, oralardan alınan demirin Çingenelere kestirildiği bildirilmektedir.

Osmanlı Devleti Çingenelerin göçebe hayat sürmelerinden dolayı, onların haraçlarını düzenli olarak toplayamamış ve bundan ötürü de Çingeneleri yerleşik hayata geçirmek için onlara toprak vermek suretiyle ziraat yapmalarını teşvik etmiştir.48 Ancak bu uygulamada başarılı olunamamıştır.

Ayrıca, Çingene taifesi at ve kısrak besleyerek yol kestikleri ve hırsızlık yaptıkları için bunların fesat ve şenaatlerini önlemek için at sahibi olmaları ve ata binmeleri yasaklanmıştır.

Osmanlı Devleti’nde önemli gelir kaynakları arasında gümrük mukaatalarını oluşturan çeşitli bürolar bulunmaktaydı. Bunlar arasında çeşitli madenlerin hesaplarından, tütün ziraatından alınan vergilerin tahsiline, Rumeli Kıptîlerinin ispençe ve cizye vergilerinden alınan hesaplar oluşturmaktaydı. Çingenelerden alınan cizye ve ispençe vergileri cizye muhasebesi ve maden kalemi gelir kaynakları arasında sayılmakta idi.

Tanzimat’ın ilanıyla birlikte Avrupa tüccarları ve Yahudiler ile beraber Kıptîler de vergiye bağlanmıştı. Ekonomik olarak belirli bir gelir seviyesine sahip olan Avrupa tüccarı ile birlikte Yahudilerden vergi alınması bu kesimin zoruna gitmez iken, bu durumdan en çok etkilenen ve müteessir olan kesim ise, Kıptîler olmuştur. Çünkü, onlar sürekli olarak belirli bir meslekle uğraşmadıklarından sabit bir gelirden de yoksun bulunmaktaydılar.

Osmanlı vergi memurları arasında Kıptîlerin cizyelerini toplamakla görevli bulunan “Kıptîyân Cizyedârı” da yer almaktaydı.

·       Alıntı Ihsan Hanson Magazin Tarih 

İlginizi Çekebilir

Hanya (Girit) Fatihi Silahdar Yusuf Paşa... (1604 1646)

Serdar Yûsuf Paşa’nın kumandasında 4 Rebîülevvel 1055’te (30 Nisan 1645) Malta seferi olarak duyurulan harekât için Osmanlı donanması İstanbul’dan ayrılmıştı. Girit,
Devamını Oku...

Kepirtepe Köy Enstitüsü (1937-1954)

6 Ekim 2016  Enstitü’nün Kuruluşu: Enstitü, ilk olarak 1937 yılında Edirne’nin Karaağaç istasyonunda, asker kışlası olan binada Eğitmen Kursu olarak açılmıştı. Bir yıllık
Devamını Oku...

Biertan Fortified Kilisesi

Bölgedeki halk Osmanlı akınlarından korunmak için yeni bir kale inşa etmek yerine bu kiliseyi güçlendirmişlerdir. Gotik tarzda inşa edilmiş olan bu kilisee, Romanya’nın en büyük
Devamını Oku...

Tarihte Bugün 23 Nisan 2017

Tarihte Bugün 23 Nisan
Devamını Oku...

Oğuzname

Türkler’in tarihi, devletçiliği, yönetim sistemi, dünya görüşü ve estetik zevkleri hakkında değerli bir kaynak olup özellikle sosyal-siyasal, tarihî-mitolojik, dinî-felsefî
Devamını Oku...

122 yıl önce bugün İstanbul antlaşması 4 Aralık 1897…

Girit meselesi yüzünden başlayan Osmanlı-Yunan savaşında Yunanistan ağır bir yenilgiye uğradı. Yunanistan’ı Osmanlı devletinin elinden Avrupalı büyük devletler kurtardı. Hemen
Devamını Oku...

Sakallı Celal...

Sakallı Celal Deniz Bakanı olan bir Paşanın oğlu olarak dünyaya gelir. Yaşıtları oyuncaklarla oynarken o kendi kendine harfleri öğrenerek ev halkını şaşkına
Devamını Oku...

Cengiz Han Kimdir? İşte Savaş Tarihi Ve Hayatı

1162’de Moğolistan’da doğdu. 1183’te Kerait Hükümdarı Tuğrul Han’ın emrine girdi. 1204’de Chakirmaut Savaşı’nda Naymanlar’ı yendi. 1206’da Cengiz unvanıyla hakan ilan
Devamını Oku...

Bekçi

Bekçi, eski İstanbul mahallelerinin en sevimli, en yardımsever, en önemli kişisiydi. Mahalle güvenliğini sağlamaktan öteye sorumluluklar taşırdı. Düğün evinin kapısında büyük bir
Devamını Oku...

Not Defteri: 1-7 Nisan

 1 Nisan 1824: Yunan isyanına önlem… Mora’da meydana gelen Yunan isyanını bastırması için Mısır Hidivi Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın oğlu İbrahim Paşa, Mora valiliğine
Devamını Oku...

Pano


Popüler

Anadolu'da Türk Siyasi Birliğinin Sağlanması

Osmanlı Devleti Balkanlarda üstünlük kazandığı dönemde, Anadolu’da siyasi birlik henüz sağlanamamıştı. Anadolu’daki Türk
Devamını Oku...


Yunus Emre Hangi dönemde yaşamıştır?

Hayatı ve şahsiyeti hakkında pek az şey bilinen Yunus Emre 1240 yılında Orta Anadolu havzasında doğup yaşamış ve 1320 yılında
Devamını Oku...


İstanbul'un Dağları Hangileridir?

İstanbul'da ki Dağların Adları Nelerdir? İstanbul il sınırları içinde yüksek dağlar yoktur. Dağlar 1000 metre nin altındadır. En
Devamını Oku...


Gelin Koçu Getirme Âdeti

Nişanlı Kıza Gelin Koçu Getirme Âdeti diğer bir adıyla “gelin koçu” âdetini paylaşacağız bugün. Kurban bayramı yaklaşırken pek
Devamını Oku...


Çimpe Kalesi'nin Alınmasının Önemi

Çimpe kalesi, Balkan topraklarının Güneydoğu kıyısında Gelibolu’da bulunmaktadır. Bu kale 14. yüzyılın ortalarında yani 1352 yılında
Devamını Oku...



Toplam Makale: 7675 Toplam Görüntülenme: 3959055

Pano

Balkanlar

Edirne

Haftanın Kitabı