Karaköy Camii veya Merzifonlu Kar a Mustafa Paşa Camii

Karaköy Camii veya Merzifonlu Kara Mustafa Paşa Camii

Karaköy Camii veya Merzifonlu Kara Mustafa Paşa Camii;  İstanbul Boğazı’nın Rumeli yakasında Karaköy Kemeraltı Caddesi cepheli olarak Karaköy meydanının ortasında 1903 tarihinde Sultan II. Abdülhamit tarafından inşa ettirilmiştir. Bugün bu yapı yoktur. Önceleri bu alanda Fatih Sultan Mehmet zamanında yapılmış bir tekke bulunuyordu. Tekke zamanla harap olunca, 17. yüzyılda yerine, Merzifonlu Kara Mustafa Paşa tarafından bir mescit inşa edildi. Zamanla bu caminin de harap olması üzerine, 1893’te İstanbul’a gelen ve daha sonra saray baş mimarı olan İtalyan mimar Raimondo D’Aronco’dan aynı alana yeni bir cami inşa etmesi istendi. Mimar D’Aronco 1903’te, Sultan II. Abdülhamit’in emriyle, 20. asır başlarında moda olan ve İstanbul’da pek çok örneği bulunan “Art Nouveau” tarzında bir cami inşa etti.

1956’da dönemin başbakanı Adnan Menderes tarafından başlatılan “İstanbul’da İmar Hareketi” kapsamında Karaköy Meydanı’ndaki tarihi caminin de yerinden sökülerek Kınalıada’da yeniden inşa edilmesine karar verildi. Meydanın genişletilmesi için yerinden sökülen caminin parçaları tek tek numaralandırıldıktan sonra Kınalıada’ya götürülmek üzere bir gemiye bindirildi. Ancak geminin yan yattığı ve parçaların Boğaz’ın sularına gömüldüğü açıklandı. Bu şekilde bir Camiyi boğaz sularına gömme başarısını elde ettik.

·     http://www.tas-istanbul.com/portfolio-view/karakoy-merzifonlu-mustafa-pasa-camii-2/

 

11 Mart 2018 Pazar

Karaköy, Merzifonlu Kara Mustafa Paşa Camii’nin, Kara yazgısı...

“Tarihi, ekonomik, kültürel ve turistik önemi olan, şairane ifadesiyle bir taşına bin mülk feda edilebilecek bu güzel beldenin imar işini, hükümet meselesi olarak ele aldık.

Bir kuyumcu titizliği ile tarihi değerleri olan yerlerin feda edilmemesine gayret edildi. Yıkılan camiler, harap ve zaten tarihi değeri olmayan camilerdi.”

Adnan Menderes,

Dünya Gazetesi, 16 Mayıs 1961

Sabık Başbakan Adnan Menderes, Dünya Gazetesine bu beyanatı verdiğinde Yassıada’da yargılanmaktadır. Geçmiş on yılın muhasebesi yapılmakta ve hesabı sorulmaktadır. Ancak verilen bu cevap, ne bir özeleştirinin yapıldığının, ne de bundan bir pişmanlık duyulduğunun göstergesidir, aksine yapılan tahribat “harap ve zaten tarihi değerleri yoktu” gibi asılsız bahaneler ile küçümsenmeye, önemsizleştirilmeye, gereklilikti ve “kuyumcu titizliği ile tarihi değerlerin feda edilmemesine gayret edildi“ hamasetiyle de aslında hiç bir zaman olmayan planlamalardan, gayretkeşlikten bahis edilerek hükümet çalışmaları yüceltilmeye çalışılmaktadır. Adnan Menderes, bu sözleri ile adeta malumun ilâmını yapmıştı.

Demokrat Parti, 27 Mayıs 1960 ihtilaliyle iktidardan uzaklaştırılana kadar Başbakan Adnan Menderes, İstanbul’un fiziksel çevresini değiştiren, geleneksel değerlere saygılı olduğuna dair söylemlerine rağmen, şehri tarihi kent kimliğinden cesurca ve fütursuzca uzaklaştıran kişilerden birisidir.

Adnan Menderes’iin Başbakanlığı döneminde tüm İstanbul’da 1956-1960 yılları arasındaki dört yılda, yol açma ve imar faaliyetleri sebebiyle, aralarında çok sayıda tarihsel yapı da olmak üzere 7289 bina kamulaştırılmış ve yıkılmıştı. Demokrat Parti İktidarı boyunca İstanbul Tophane, Karaköy, Fatih, Eminönü, Beşiktaş'da tam anlamıyla bir tarihi eser ve cami katliamı yaşanmıştı. İstanbul’daki bu tarihi cami ve mescit katliamı İstanbul’un imarı için 1936 yılında İstanbul’a davet edilen ve 1951 yılına kadar kalan Fransız Kent Plancıları Enstitüsü üyesi, Mimar Henri Prost’un yapmış olduğu planlamalar (aslında o bir kent plancısı değil, kent tasarımcısıydı) üzerinden gerçekleştirilmişti. Sadece 56-57 yılları arasında 54 cami yıktırılmış, bunun yanısıra hamamların, tekkelerin, sebillerin, çeşmelerin hesabı bile tutulmamıştı. Geniş caddelere, meydanlara ve yeşil sahalara feda edilen, yok olup giden elliden fazla cami, hamam, tekke, sebil ve çeşmelerin birçoğu, yapılan projeleri hiç engellemediği halde biraz da keyfi uygulamalar, plansız ve alelacele verilmiş kararlar sonucu ortadan kaldırılmış, tarihi değerlerimiz, kültür mirasımız yok olup gitmişti.

Demokrat Parti İktidarı döneminde sanayileşme hız kazanmış, İstanbul büyük bir göç dalgası ile karşı karşıya kalmıştı. Şehrin hızla artan nüfusu, yeni imar yaklaşımlarını gerektirmiş, ilk kez 1956-57 yıllarında imar işleri, hükümet politikasında görünürlük kazanmış, ağırlıklı olarak yeni yolların açıldığı bir dönem ve adeta Menderes Hükümeti’nin politik söylemi olmuştu. Başbakana ilişkin kodlar değişmiş, ona halk arasında “Mimar Menderes”, açtığı bulvarlar nedeniyle de “İstanbul’un Baron Hausmann*ı” denmeye başlanmıştı. Bu miti Demokrat Parti Hükümeti, 57 seçimlerinde oy kaybetme riskine karşı bir önlem, bir kalkan olarak kullanmıştı.

2009 yılında Mimarlık tarihçisi, mimar Doğan Kuban da Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi’ndeki, “Menderes ve İstanbul” yazısında, Demokrat Parti’nin 1956 yılı itibari ile tüm icraatlarında, imar çalışmalarına, özelikle de İstanbul’un imarına önem vermesini, çekim gücünü kaybetmeye başlayan partinin 1957 yılı genel seçimlerinde oyunu artırma kaygısına dayandırmıştı.

*Baron Hausmann: Georges-Eugène Haussmann (1809-1891) 1848-1852 yılları arasında önce Fransa Cumhurbaşkanlığı, sonrasında darbeyle cumhuriyeti yıkarak imparatorluğunu ilan etmiş olan son Fransa İmparatoru III. Napolyon (1808-1873) zamanında, imparatorun finansal desteğini de arkasına alarak Paris şehrini neredeyse yeniden yıkıp inşaa etmiş olan, Seine ili valisidir. Haussmann’ın geniş caddeler tasarlamasının tek sebebi estetik ve ileri görüşlülük değildi, ihtilaller yaşayan Fransız idaricilerini zorlayan tek kişinin bile zor geçebileceği sokakların ve burada kurulan sokak barikatlarının, açılan bu geniş bulvarlar sayesinde ortadan kalkmış olmasıydı.

1958 yılında 58 dönemin basınında ve Valilik kanalıyla yayınlanan “İstanbul’un Kitabı” adlı yayında, istimlakler, yıkımlar ve İstanbul’un imarı, siyasal amaçlı olmasına rağmen, şehri değiştiren, modernleştiren ve Avrupalılaştıran sihirli bir değnek gibi gösterilmiş, üstelik “İstanbul, şimdi Başvekil Adnan Menderes’in büyük gayreti ile ikinci defa fethedilmektedir.

Fatih Bizans’a karşı zafer kazanmıştı.

Menderes, İstanbul’daki ızdıraba, avareliğe, dağınıklığa ve derbederliğe karşı bir medeniyet zaferi kazanmıştır.

Çünkü İstanbul yeni baştan ele alınmış, caddeleriyle, meydanlarıyla, binalarıyla, camileri ve tarihi eserleriyle, kültür ve sağlık mı̈essesleriyle her cephesiyle, yeni baştan tanzim yoluna gidilmiştir.

Işıktan, sudan, renkten ve Cenab-ı Hakkın bütün lütuflarından örülmüş olan İstanbul, şimdi bir mimari zevkle, bir san’at anlayışıyla sarılmakta elmas traş edilmekte ve parlamaktadır”…denilerek, adeta gören gözlere mil çekilmişti...

2004 yılında mimar ve gazeteci Aydın Boysan da Mimar-İst dergisindeki “Adnan Menderes Belediyeciliği İmar Hareketi Uygulama ve Sonuçları” başlıklı yazısında, o dönem yaşananları, şöyle dile getirmişti.

“Eski İstanbul, sanki dilimlendi. Yeni caddeler-meydanlar şebekesi ağı, sur içi eski İstanbul’un, üstüne çöktürüldü. Her açılan bulvar, şehrin bağrında yüzlerce metre genişlikte şehir şeritlerini kazıdı-kaldırdı. Arada kalan yerlerdeki arazi parçalarına, yüksek katlı bitişik nizam yapı ruhsatları verildi. Nüfus yığılması, düşüncesizce teşvik edildi. İstanbul Üniversitesi, hatta Belediye’nin kendisi gibi kuruluşlar, vahşi kitleli binalarla şehrin eski mahallelerine ve tarihi bölgelerine yayıldı.

Eski İstanbul’un üzerine yeni bir İstanbul çöktü ve eskisini tarihe gömdü.

Eski İstanbul’dan hâlâ gözle görülebilenler, gömülen tarihi şehrin sanki mezar taşlarıdır.”

O dönemde İstanbul’da bu yıkımlardan en çok zarar gören ve etkilenen bölgelerin başında Aksaray-Topkapı aksı, Unkapanı, Eminönü, Karaköy-Tophane-Dolmabahçe aksı ve son olarak da Beşiktaş gelmektedir. Bu bölgelerde yapılan imar adı altındaki faaliyetler, tüm bölgelerin karakteristik özelliklerini kaybettirmiş, insan-mekân ölçeklerini değiştirmiş, mekân ilişkilerini ve bütünlüklerini bozmuştu. Menderes İstimlakleri ve yıkımları sırasında tahrip edilen ve yıktırılan tarihi camilerden bazıları şunlardı;

Pertevniyal Lisesi yakınlarında bulunan tarihi Oruç Gazi Camii, yol yapım çalışmaları nedeniyle 1956 yılında;

1465 tarihinde inşa edilmiş olan tarihi Murat Paşa Camii ve Fatih döneminden kalma Camcılar Camii ve çeşmeleri, Vatan Caddesi yapımı, Aksaray’da,1555 yapımı Kazasker Abdurrahman Camii yol yapım çalışmaları, Karaköy-Kabataş arasında (bugünkü Mimar Sinan Üniversitesi’nin karşı sırası) Salıpazarı Süheyl Bey Camii de yine yol yapım çalışmaları nedeniyle,1957 yılında;

Karaköy-Kabataş arasında II. Mahmut döneminden kalma, 1826 yapımı, tarihi Nusretiye Camii’nin sebili ve çeşmesi yol yapımı nedeniyle taşınmış, Karaköy-Kabataş arasında Mimar Sinan eserlerinden Kılıçali Paşa Camii’nin ve dükkânları yol yapım çalışmaları nedeniyle tahrip edilmiş, bazı duvarları yıkılarak yeniden yapılmış, Yenikapı yakınlarında Fatih döneminden kalma 1479 tarihli Çakır Ağa Camii yol yapım çalışmaları ve Karaköy’de 1878-1879 yapımı, özgün bir mimariye sahip ve nadir eserlerden biri olan (Karaköy) Merzifonlu Kara Mustafa Paşa Camii de (Mescidi dense de, bu doğru değildir zira sadece minaresiz ve mimbersiz küçük camilere mescit denir) yine yol yapım çalışmaları nedeniyle 1958 yılında yıktırılmıştı.

Hâlbuki DP Hükümeti, Türkiye’de o güne kadar olmayan ve geleceğe yönelik olarak Türkiye’nin umudu olabilecek bir ilke imza atmış, “Yurt içinde korunması gerekli mimari ve tarihi anıtların korunma, bakım, onarım, restorasyon işlerinde riayet edilecek prensipleri ve bunlarla ilgili programları tesbit, tatbikatını genel olarak takip ve murakabe etmek, anıtlarla ilgili olarak tevdi olunacak veya kendi vasıta ve tetkikleri ile ıttıla (bir konuda bilgi edinme, öğrenme) kesbedilecek her türlü konu ve ihtilaflar üzerinde ilmî mütalâa bildirmek üzere, Milli Eğitim Bakanlığına bağlı Anıtlar Yüksek Kurulu teşkil edilmiştir.” diye tanımlayarak, 2 Temmuz 1951, Pazartesi günü 5805 sayı ile Gayrimenkul Eski Eserler ve Anıtlar Yüksek Kurulu teşkiline ve vazifelerine dair Kanun’unu kabul etmiş ve kanun 9 Temmuz 1951 günü Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğü girmişti.

Kanunun 5. maddesinde de, açık bir şekilde, “Hükümet teşkilleri ve tesisleri ile hakikî ve hükmî şahsiyetler kendilerini ilgilendiren hususlarda, kurul kararlarına uymaya mecburdurlar.” hükmüne yer vermişlerdi.

Bu yasa ile tarihi anıtların korunması devlet tarafından biçimsel olarak kabul edilmiş, sahiplenilmiş görünüyordu. Anıtlar Yüksek Kurulu yasaya göre bağımsız bir kuruluştu ve geniş yetkilere sahipti. Ancak uygulamalr üzerindeki denetimi iy düzenlenmemişti. Tüm bunlara rağmen Anıtlar Yüksek Kurulu 1951-1983 yılları arasında tarihsel anıt ve konut mimarlığının önemli birçok örneğinin yok olmasını önlemiş, kurtarmayı başarmıştı.

Gayrimenkul Eski Eserler ve Anıtlar Yüksek Kurulu, Demokrat Parti tarafından kurulmuş olmasına rağmen, Kurulun temsil ettiği koruma kavramı Hükümetin ve bizzat Başbakanın kültür politikasının bir parçası değildi. Bu nedenle Gayrimenkul Eski Eserler ve Anıtlar Yüksek Kurulu en büyük savaşını, Başbakan Menderes’in imar etkinliklerinden İstanbul tarihi kent yapısını kurtarmak için vermişti. Kurul aldığı kararların uygulanmasını kontrol edemiyor, tesbit edebildiklerine de yetkisi olmasına rağmen itibar edilmiyor, dinlenilmiyordu.

Ne yazık ki, kabulünden günümüze 67 yıl geçmiş olmasına rağmen, Türkiye’de, özellikle de İstanbul’da Gayrimenkul Eski Eserler ve Anıtlar Yüksek Kurulu’nun yetkileri, işlevi ve yeterliliği hala tartışılır durumdadır

Üstelik Salıpazarı Süheyl Bey Camii gibi Merzifonlu Kara Mustafa Paşa Camii de yapılan yol genişletme çalışmalarına hiç engellemediği ve yıktırıldıktan sonra kalan arsaları yıllar boyunca boş bırakıldığı halde boşu boşuna ortadan kaldırılmışlardı.

İşin daha da vahim ve üzücü olan yönü ise, siyasi erkin ve hesapların hukuğun önüne geçmesi, hukuğu tanımamasıydı...

İstanbul şehrini Haliç’i geçerek Galata’ya bağlayan ilk köprü bugünkü Unkapanı Atatürk Köprüsü’nün yerinde Sultan II. Mahmud zamanında, Amiral Fevzi Ahmet Paşa tarafından projelendirilip, tersane işçileri ve imkânları ile inşaa edilen, açılışı da 3 Eylül 1836’da yapılan “Cisr-i Atik” ya da “Hayratiye” köprüsüdür. Bu köprü 1912 yılında yıkılmıştır.

1839’da henüz 17 yaşındayken babası Sultan II. Mahmud’un ölümü üzerine tahta çıkan Sultan Abdülmecid batı kültürüyle yetiştirilmiş, çok iyi fransızca konuşan, batı müziğinden hoşlanan ve yenilikçi bir padişahtı.

Tahta çıktıktan kısa bir süre sonra da Avrupai bir sarayda yaşama arzusu ile 13 Haziran 1843’te Beşiktaş’ta Dolmabahçe Sarayı’nın inşaasını başlatmış, saray 7 Haziran 1856’da tamamlanınca da resmen Topkapı Sarayı’nı terkedip artık Dolmabahçe Sarayı’nda yaşamaya başlamıştı.

Bunun doğuracağı sonuçları önceden düşünen Sultan Abdülmecid, eski saraya (Topkapı Sarayı) yakın olan Bab-ı Ali’nin (Hükümet Konağı) yeni saraya bir hayli uzak kalmasını ve ulaşımın zaman alacağını hesaba katarak, daha 1845 yılında Haliç’in ağzına, Bab-ı Ali ile Dolmabahçe Sarayı arasındaki yolu kısaltacak bir proje ile İstanbul’u Karaköy’e bağlayan ahşap bir köprü yaptırmıştı. Cisr-i Cedid olarak bilinan köprüye Sultan Abdülmecid annesine ithafen Valide Sultan Köprüsü demişti. Köprünün Karaköy tarafında inşaa edilen bir takın üzerine Şinasi’nin bir beyti yazılmıştı.

Tarz-ı vala köprü inşa kıldı ruyi lücceye yaptı Han Abdülmecit’i yevm-i himem cisr-i cedit.

Şinasi-1261

Sivastopol Savaşı sonrasında, İstanbul Avrupa’da ismi çokça anılan bir şehir olmuş, Magnan adındaki bir Fransız Kaptan, nehir sularında çalışan altı düz olan gemilerin denizlerde de işleyeceği iddiasıyla, Cygne adlı gemisiyle 15 Ağustos 1855 tarihinde Marsilya limanından ayrılarak İstanbul’a hareket etmiş, 26 Eylül gece yarısı İstanbul’a ulaşabilmiş ve ortaya attığı iddiasını kanıtlayarak kendi adına bir zafer elde etmişti. Daha sonraki günlerde Magnan, gemisi Cygne ile binlerce kişinin bakışları arasında özel bir gösteri yapmış ve son sürat yeni açılan Cisr-i Cedid köprüsünün altından geçmişti. Sultan Abdülmecid bu Cygne ile ilgilenmiş ve satın aldırarak Adalar’a yolcu getirip götürmesi için işletilmesine müsaade etmişti. Ancak gemi 8 Ekim 1855 tarihinde Adalar’dan aldığı 300 yolcusuyla Sarayburnu açıklarında bir Imperatrice adlı bir Avusturya Okul gemisiyle çarpışmış, gemi ikiye ayrıldığı halde Kaptan Magnan tarafından Sarayburnu’na kadar gelebilmişti.

İstanbul’u ziyaret edip bir yıl kadar burada kalan Amerikalı yazar Francis Marion-Crawford Karaköy’ün manzaraya hâkim kuytu bir kahvehanesinde kaleme aldığı “1890’larda İstanbul” anı kitabında;

“...Bu köprünün San Francisco’dan Pekin’e bütün dünyada bir benzeri yoktur, öylesine göz kamaştırıcı, öylesine hayat dolu, üzerindeki kalabalığın her bir parçası diğerinden öylesine farklı, öylesine sıra dışı ve büyüleyici ki!

...Sürekli ileri geri akan arı kümelerine benzeyen ve her saniye gözünüzün önünden geçen bu sayısız insandan yarım düzinesinin kendine özgü yanlarını saptamak, hayatları üzerinde tahmin yürütmek için en ufak bir girişim bile hayal gücünüzü zorluyor.” diye yazmıştı.

Ayrıca Francis Marion-Crawford anılarında, köprüyü izlerken, zamanın ağır çekim aktığını, İstanbul’u bir miskinler şehri olarak görmeyi beklerken, tersine çok canlı ve dinamik bir şehir olarak bulduğunu ve Galata Köprüsü’nden kaba bir hesapla günde yaklaşık 28 bin kişinin geçtiğini belirtiyordu.

1845’te inşa edilen ilk ahşap ahşap köprünün dayanıklı olmaması, 1870-1871’de demirden bir yenisinin yapılmasını gündeme getirmiş;

1912’de de bu köprü sökülerek, yerine 1986’da yapımına başlanıp 1992’de faaliyete geçen köprü yapılana dek kullanılan, dubalar üzerine inşaa edilmiş olan Galata Köprüsü inşaa yerleştirilmişti.

Cisr-i Cedid (Galata) Köprüsü’nün açılmasının ardından, Karaköy, Karaköy-Dolmabahçe ve Karaköy-Pera güzergâhları önem kazanmıştı.

Sultan Abdülmecid’in tahta geçmesinin hemen ardından, devleti yıkılmaktan kurtarılmak amacıyla, siyasi kuruluşlar, kişi hakları ve yeni kurumların kurulması konularında yapılması düşünülen köklü değişiklikler için Hariciye Nazırı Koca Mustafa Reşit Paşa tarafından kaleme alınan ve Sultan Abdülmecid tarafından imzalanarak, 3 Kasım 1839’da ilan edilen Tanzimat Fermanı ve ardından tanzimat ile vaad edilenler yenilikler zamanında yapılmayınca ve yeterli gelmeyince Avrupalı devletlerin şikayeti üzerine, yapılan yenilikleri daha detaylı olarak revize ve tekrar eden 1856 İslahat Fermanları ile gayrimüslimlere eşitlikten daha fazlası, büyük ayrıcalıklar getirilmişti.

Osmanlı topraklarında zaten maddi açıdan en güçlüleri olan ve Osmanlı Devleti’nin yegâne iç borçlanma kaynağı olan gayrimüslim sarraflar, altın çağlarını yaşamaya başlamışlardı. Önceleri dağınık ve bireysel olarak daha ziyade İstanbul yakasında faaliyet gösteren bu sarraflar, artık Avrupa ticaretinin ve sermayesinin Osmanlı topraklarına giriş yaptığı en önemli noktada, Galata’da yerleşmeye başlamış, burada bankerlik merkezleri oluşturmaya başlamışlardı. Daha çok gayrimüslim Osmanlılardan ve Levantenlerden oluşan, aile şirketleri halinde hem ticaret hem de bankerlikle uğraşan bu “Galatalı banker” aileleri Karaköy ve civarında toplanmışlardı. İş hayatları Galata-Karaköy’de yoğunlaşırken bu ailelerin ikametgâhları da Pera’da toplanmıştı. Bankerler, Ticarethaneler, Deniz Taşımacılığı Şirketleri, Crédit Lyonnais, Bank of Athens, Wiener Bankverein, Banco di Roma, Banque Française Des Pays Orient gibi birçok Avrupa Bankası ve benzerleri bir zamanların Yağkapanı’nda, Karaköy ve civarında var olan ya da yeni inşaa edilen Hanlarda, binalarda toplanmışlardı. Kısacası Karaköy, Osmanlı Devleti’nin Uluslararası Finans ve Ticaret Merkezi haline gelmişti.

Karaköy Meydanı’nın o görkemli yıllarından, o Hanlardan, Bankalardan, Restoranlardan, Cafelerden, Kilise, Cami, Mescit ve Çeşmelerden, ne yazık ki günümüze kalanlar, bir elin parmaklarıyla sayılacak kadar azdır.

Özellikle de bugünün Karaköy Meydanı, yine binlerce kişinin akın akın gelip geçtiği o günlerin Karaköy Meydanı değil artık.

İngiliz haritacı Charles Edward Goad’ın (1848-1910) Aralık 1905’te çizdiği harita ile günümüz Karaköy’ü karşılaştırıldığında 1956-58 yılları arasında Menderes yıkımları sırasında malesef yok edilen yapılar, yapı adaları açık bir şekilde görülebilmekte.

(A)- Merzifonlu Kara Mustafa Paşa Camii,

(B)- Aziziye Karakolu,

(C)- Mehmet Ali Paşa Hanı,

(D)- Borsa (Komisyon ve Konsalide) Hanı,

(E)- Haviar Han’ın da dahil olduğu tüm ada,

(F)- Del Genio Brasserie&Restaurant,

(G)- Galata Bonmarşesi

Artık ne o gösterişli Aziziye Karakolu var, ne de hemen yanındaki Mehmet Ali Paşa Hanı; Ne Wagon-Lits Cook Binası, ne Haviar Han, ne Borsa (Komisyon ve Konsalide) Hanı, ne Tokatlı Birahanesi, ne Galata Bonmarşesi, ne Bektaşi Efendi Mescidi, ne Baylan Pastanesi, ne PTT, ne de Del Genio Brasserie&Restaurant’ı;

Ve elbette ki, mimar Raimondo Tommaso D’Aronco’nun Karaköy Meydanı’na ayrı bir renk katan o çok özel Merzifonlu Kara Mustafa Paşa Camii’ni de eklemek gerek yitip gidenlerin arasına...

21 Mayıs 1958’de İstanbul Vali ve Beledye Reis vekili Ethem Yetkiner, “istimlak işlerinde sarfedilmek üzere İller Bankası’ndan 50 milyon liralık kredi alındığını” açıklamış, 22 Mayıs günü de 20 milyon lira daha alınacağını belirterek, “Temin edilen 70 milyon lira, vadesi gelen istimlak borçlarının ödenmesinde kullanılacaktır.” demişti.

Aziziye Karakolu;

19. yüzyılın ortalarına doğru kolluk kuvvetlerinin yeniden örgütlenmesi girişimlerine başlanmış ve akabinde karakollar inşaa edilmişti. 1860’lardan sonra asayiş sorunları olan Galata vb. liman bölgelerinde karakol yapımlarına öncelik verilmişti.

Köprüde ve liman bölgesinde artan yaya trafiği bir güvenlik sorunu yaratmış, köprünün Karaköy ayağına, Haliç kıyısında ve köprüde asayişi sağlamak için bir karakol inşaa edilmişti.

Zaten Sultan Abdülaziz döneminde polis teşkilatında yeni düzenlemelere gidilmiş, 1869 tarihinde bir nizamnameyle Zaptiye Müşiri’ne İstanbul Valisi unvanı verilmiş, bu ünvanla birlikte, İstanbul’un en yetkili emniyet amiri olan Valiliğin temeli atılmıştı. Sultan Abdülaziz dönemi karakol yapımının en yoğun olduğu dönemdir. 1863 tarihli Salname’de o tarihte İstanbul’da 232 karakol olduğu belirtilir. Abdülaziz dönemi karakolları İmparatorluğun prestij yapıları içinde önemli bir yer tutar. Özellikle Taksim, Nişantaşı, Teşvikiye gibi semtlerde, küçük boyutlu olmalarına karşın etkileyici karakollar inşa edilmiş, tek ya da iki katlı olan karakollarda cephelerde bitkisel ağırlıklı bezemelerin hakim olduğu eklektik üsluplu karakolların yanı sıra daha sade ve anıtsal ölçülerde Neo-klasik karakol binaları da kentin belli başlı merkezlerinde görülmeye başlanmıştı.

Maçka, Çırağan ve Ihlamur/Süslü Karakol gibi dönemin önemli karakol binaları, Balyan Ailesi tarafından gerçekleştirilmişti. Sultan Abdülaziz dönemi karakol binalarına örnek olan bu yeni karakola Sultan Abdülaziz’in adı verilmişti. Aziziye Karakolu, 10 Temmuz 1894’de 9 şiddetindeki Büyük İstanbul Depreminde hasar görmüştü. İstanbul il sınırları içerisinde 474 kişinin ölümüne, 482 kişinin de yaralanmasına neden olan bu depremde, 387 dayanıklı yapı, 1087 ev ve 299 dükkân büyük ölçüde hasar görmüştü. Kapalıçarşı’nın da zarar gördüğü bu depremde Mercan da çok hasar görmüş Mercan yokuşunda yerden kükürtlü sular fışkırmış, Sirkeci Garı da hasar görmüştü.

Depremden sonra Aziziye Karakolu, 18 tane karakol projesi tasarlamış ancak gerçekleştirememiş olan saray başmimarı Raimondo D’Aronco tarafından onarılmış, yenilenmişti. Bu onarım sırasında tutulan kayıtlardan anlaşıldığı kadarıyla yapının demirden yapılmış bir kuşaklama sistemine sahip olduğu anlaşılmaktadır.

Aziziye Karakolu, o dönem yaptırılan karakol yapılarının en görkemlilerinden birisiydi. İki katlı kagir bir yapısı olan Aziziye Karakolu’nun çeşitli zamanlarda çekilmiş fotoğraflarından bir süre sonra çatısına bir çekme kat yapıldığı görülmektedir. Giriş aksına göre simetrik düzenlenmiş cephesinde, giriş aksı dışında, kat ve saçak kornişlerinin mütemadi çizgileriyle belirlenmiş yatay bir bölümleme farkedilir.

Katlarda her aksta bir çift pencere yer alır ve zemine kadar indirilmiş gibi görünen bu pencereler, giriş katında basık kemerli ve dökme demir parmaklıklı, üst katta ise yine basık kemerli ve üstten yine kemerli bir alınlık ile taçlandırılmıştı. Giriş aksı, iki yanda pilastrlarla belirlenmiş, içerisine üstte bir üçgen frontonun konturuyla çevrili ve bu konturun köşelerini tutan çift kolonlu ve çift pilastrlı bir cephe modülü oturtulmuştu.

Bu çift kolonlar zemin katta dairesel ve korint usulü sütun başlığı taşıyordu, üst katta ise kolonlar kare kesitliydi. Cephe merkezinde daire biçiminde bir rozet (gül) pencere yerleştirilmiş ve bunu çevreleyen yarım daire bir kemer yapılmıştı. Kemerin üzeri çatıya kadar alçak kabartma bir bezem

Çeşitli kaynaklarda 1910 yılında yıktırıldığı yazılıyor olsa da ne zaman yıkılmış olduğu tam kesinlik kazanmamıştır. Daha sonra yıktırılan bu karakol binasının yerine dört katlı Seyrüsefain İdaresi (Şehir Hatları Müdürlüğü) yapılmıştı.

Osmanlı Seyr-i Sefain İdaresi Binası Vapur Donatanı ve Gemi Acentesi Intercontinantale Co. Ltd.

Wagon-Lits Cook (Vagon-Li Kook) ve Japon Ticaret Sergisi;

Türkiye Denizcilik İşletmeleri'nin ilk nüvesi 1843 yılında kurulan Fevaid-i Osmaniye’dir. Bu işletme faaliyetlerine Kadıköy ve Adalar’a yolcu taşımacılığı ile başlamış, 1870 ve 1871 yıllarında yeniden yapılandırılarak, önce İrade-i Şahane, sonrasında İdare-i Aziziye adını almıştı. 1878 yılında ise bu kez adı İdare-i Mahsusa olarak değiştirilmişti. 1851 yılında İdare-i Mahsusa Fuad ve Cevdet Paşaların çabalarıyla Boğaziçi’ne vapur işletmek amacıyla kurulan Şirket-i Hayriye (Bu günkü Şehir hatları) ve Şark Şimendiferleri şirketleriyle anlaşmalar yapmış ve yolcu taşımacılığı hatlarını arttırmıştı. Galata Köprüsü’nden Haydarpaşa’ya, Beşiktaş’tan Üsküdar ve Haydarpaşa’ya olmak üzere iki yeni hat açılmıştı. 1909 yılında siyasi ve ekonomik nedenlerle gemi işletme imtiyazı bir İngiliz şirketine devredilmiş, ancak şirket yükümlülüklerini yerine getirmeyince II. Meşrutiyetin ilanından sonra 9 Eylül 1910’da, bu sefer de Osmanlı Seyr-i Sefain İdaresi (kısaca Seyr-i Sefain) adıyla yeniden düzenlenmişti.

Seyr-i Sefain İdaresi’nde birtakım yolsuzluklar, idaresizlikler görülmesi üzerine idarenin başına Karl Leke adında bir Alman yöneticisi getirilmişti. Fazla bir icraatı olmayan Kari Leke’nin tek faaliyeti belki de gemiler için bir baca forsu hazırlatması olmuştu. Gemi bacaları sarıya boyanmış, iki çupa üzerine bir ay yıldız resmi de idare için fors olarak kabul edilmişti. Bugün bile gemilerin bacalarında yer alan ayyıldızlı, çift çupalı bu fors o günden beri kullanılmaktadır.

Ordu müfettişi olarak 16 Mayıs 1919 günü Samsun’a gitmek üzere İstanbul Sarayburnu’ndan hareket eden Mustafa Kemal Paşa’nın bindiği Bandırma Vapuru da, Osmanlı Seyr-i Sefain İdaresi’nin vapurlarından biriydi. Cumhuriyet'in ilanından sonra Osmanlı Seyr-i Sefain İdaresi’nin adı 597 sayılı kanunla Türkiye Seyr-i Sefain İdaresi olarak değiştirilmişti.

1908 yılında Sultan Mehmet Reşat’ın yönetime geçmesiyle saray baş mimarı olarak atan Mimar Vedat Tek, 1914’de bu görevden istifa ederek ayrılmış, ancak yine saray yapıları ile ilgilenmek üzere Emalk-i Hakani mimarı (padişah binaları mimarı) olarak çalışmaya devam etmişti. Daha sonra Sultan V. Mehmed Vahdettin’in tahta çıkması üzerine saltanat değişim kuralları gereği bu görevden de alınmıştı.

Birinci Dünya Savaşı yıllarında (28 Temmuz 1914 - 11 Kasım 1918) Harbiye Nazırı olan (1 Ocak 1914 - 14 Ekim 1918) Enver Paşa’nın ataması ile Harbiye Nezareti baş mimarlığında üç yıl görev alan Vedat Tek, bu görevi sırasında 1915-17 yılları arasında Haydarpaşa Vapur İskelesi’ni, Moda İskelesi’ni ve Sirkeci’de Mesadet Hanı’nı (Liman Hanı) yapmıştı. Mümkündür ki, Vedat Tek, Karaköy’deki Seyr-i Sefain Binası’nı da bu tarihler arasında (1915-1917) projelendirmiş ve yıkılan eski Aziziye Karakolu’nun yerine Osmanlı Seyr-i Sefain İdaresi Binası’nı inşaa etmişti.

Osmanlı Seyr-i Sefain İdaresi Binası, daha sonra Karaköy rıhtımı üzerinde (katlı otoparkın önünde, günümüzde Denizcilik İşletmeleri A.Ş.’nin ve Tarih ve Sanat Merkezi Müzesi olarak kullanılan görkemli bina) 1912-1914 yıllarında yapılmış olan binasına taşınmış olmalı ki, o tarihten sonra bina Wagon-Lits Cook (Vagon-Li Kook) tarafından kullanılmaya başlanmıştı.

Osmanlı döneminde yataklı vagonları, efsanevî Şark Ekspresi’nin ve 1895-1923 arasında da Pera Palas’ın sahibi olan La Compagnie des Wagons-Lits Cook (kısaca Vagon-Li Kook denirdi) adlı bir Belçika şirketi işletmişti. Şirket, 1924 Ağustos’undan itibaren, Mustafa Kemal’in izniyle, İstanbul-Ankara arasında yataklı ve yemekli vagon seferleri başlatmış, karayolu ulaşımının henüz yeterince gelişmediği o yıllarda tüccarları, politikacıları, henüz Ankara’ya taşınmamış elçilik mensuplarını ve pek çok önemli kişiyi Vagon-Li Kook vagonları ile İstanbul-Ankara arasında taşımıştı. Başlarda, İstanbul-Ankara arasında haftada iki gün (salı ve cumartesi) bir yataklı ve bir yemekli vagonu servise koyan şirket, daha sonra sefer sayısını haftada üçe çıkarmış, 1926’da Mustafa Kemal’in isteğiyle şirkete, yeni kurulan TCDD’nin yataklı ve yemekli vagonlarını da 40 yıl boyunca işletme ayrıcalığı tanınmıştı.

Bu kadar ayrıcalıkları olan ve destek gören Vagon-Li Kook’un Beyoğlu Acentesi’nde 22 Şubat 1933 günü Şirketin Belçikalı müdürü Gaetan Jannoni ile Acente memurlarından Naci Bey arasında bir tartışma yaşanmış, olay medyanın da desteği ile büyütülmüş, tarihe “Vagon-Li Olayı” olarak geçen olaylar yaşanmıştı. Bu olay sebebiyle şirket üzerine şimşekleri çekmiş, öğrenci olaylarıyla protesto gösterileri düzenlenmiş, “Vatandaş Türkçe Konuş” kampanyaları başlatılmış, her zaman olduğu gibi Avrupa mallarının kullanılmaması için kampanyalar açılmıştı. Vagon-Li Kook Şirketi bu furyadan çok fazla bir zarar görmemiş, devletleştirildiği 1970 yılına kadar da faaliyetlerine devam etmişti.

15 Haziran 1926’da Tokyo’da Japon-Türk Dostluk Derneği kurulmuş, 1928’de Japon hükümeti ve özel kuruluşlar harekete geçerek, İstanbul’da bir Japon sergi sarayı kurulmasına karar vermişti. 1929’dan itibaren de düzenli olarak yılda 8 kez Japonya ile Türkiye arasında özel posta gemileri hattı kurulmuş, bu gemiler ile Türkiye’den Japonya’ya pamuk, afyon, tütün ihraç edilmiş, karşılığında Japonya’dan pamuklu dokuma, porselen ve sanayi ürünleri getirilmişti.

1931 yılında, Japon İmparatoru Hirohito’nun kardeşi olan Prens Nobihito Takamatsu, eşi Prenses Kukiko ile birlikte çıktığı yurtdışı gezisinde, Yunanistan’dan sonra 12 Ocak 1931 Pazartesi günü İstanbul’a gelmişti. Prens Noboyoto Takamatsu ve eşi 13 Ocak’ta Ankara’ya gitmiş, resmi temaslarını tamamladıktan sonra 16 Ocak sabahı İstanbul’a dönmüştü. İstasyonda karşılanan Prens ve Prenses, havanın yağmurlu olmasına rağmen Ayasofya’yı, Süleymaniye Camiini, Yerebatan Sarayı’nı, Yedikule surlarını gezdikten sonra ve Karaköy’de bulunan Japon Ticaret Sergisi’ni ziyaret etmişti. (18 Ocak 1931 tarihli Akşam Gazetesinden)

O da 1956-58 yılları arasındaki Menderes yıkımlarında tarihe karışmıştı.

Güzel Sanatlar Akademisi 1932 yılı mezunlarından Yüksek Mimar Suat Nirven tarafından çizilmiş 1947 tarihli “Beyoğlu Kazası Karaköy Civarı” (pafta 42) haritasında Borsa Hanı Belediyeye ait, Mehmet Ali Paşa Hanı, Vagon-Li Binası ve iki binanın köşesinde Mehmet Ali Paşa Hanına bağlı bir PTT (ki bu bina İngiliz haritacı Charles Edward Goad’ın Aralık 1905’te çizdiği 28 pafta numaralı haritada Del Genio Brasserie&Restaurant olarak işlenmişti), Baro Han’ın arkasındaki Camondo Han de Banco di Roma olarak işlenmiş.

Borsa (Komisyon&Konsalide) Hanı;

Osmanlı İmparatorluğun ilk resmi borsası Karaköy Meydanı’nda, 1866 yılında Havyar Han'ın tam karşısında açılmış ve bulunduğu binaya “Borsa Han”, “Komisyon Han” ve “Konsolide Han” gibi isimler verilmişti. Bu Borsa Hanı için, 1933’te “Burası sadece Galata’daki pazarın değil, tüm İstanbul pazarının kalbiydi. Ayrıca şüphe yok ki İstanbul'daki en gürültülü yerdi” denilecek kadar ve Haviar Han’a denk önemli işler görmüştü.

1956-58 yılları arasındaki Menderes yıkımlarında en önce yıkılanlardan birisi olmuştu Borsa Han ve o da tarihe karıştı.

Hayatını piyango bayii olarak kazanan 2 metre 40 santimlik boyuyla, yaşadığı dönemde dünyanın en uzun boylu adamı ünvanına sahip olan Bilecik Abbaslı Köyü’nde 1919 yılında doğan Uzun Ömer (Ömer Özkan) hayatını Milli Piyango bileti satarak idame ettiren birisiydi. Uzun Ömer, önceleri bu PTT Binasının yanında olan piyango bayii’ni daha sonra Galata Köprüsü’nün altına, 6 numaralı Adalar-Yalova iskelesinin yanına nakletmişti. Eminönü’ndeki Nimet Abla, tek kollu Cemal, Beyoğlu’nda da Cüce Simon gibi o da İstanbul’un en çok bilet satan bayilerinden biriydi. Pek çok kişi, onun o kocaman elleri ile çektiği biletle zengin olacağına inanıyordu.

16-17 yaşlarına kadar normal bir genç olarak hayatını sürdüren Uzun Ömer’in boyu, sonraları hipofiz bezinin aşırı çalışması sonucunda hızla ve anormal bir şekilde artmaya başlamıştı. İstanbul’da Numune Hastanesi’nde tedavi görmüş, ağırlığı yaşamı boyunca 150-180 kg arasında değişmişti. Kalbi vücuduna göre küçüktü ve bu yözden kalp yetmezliği sorunu yaşıyor, ancak baston yardımı ile zorlukla yürüyebiliyordu. Çevresindekilere hep iyilik eden, kimseyi kırmamaya çalışan ve çok az konuşan Uzun Ömer 2 Şubat 1960’da Üsküdar’daki evinde kalp yetmezliğinden vefat etmiş, Eyüp’te Eski Bahariye Yolu’ndaki mezarlığa defnedilmişti. Uzunluğu 50 cm’e yaklaşan 58 numara ayakkabıları, bir anı olarak kendinden sonra ortakları ve yakınları tarafından çalıştırılmaya devam edilen piyango bayiinin camekânına yerleştirilmişti. Milli Piyango Bayii 1970’lerde anlaşmazlık yüzünden kapatılınca, Uzun Ömer’in simgesi haline gelen 58 numara ayakkabıları da yok olmuştu.

Belki de Karaköy Meydanı’nda, Haliç kıyısındaki en eski binalardan biriydi Mehmet Ali Paşa Hanı. Neredeyse tüm dönemler boyu çekilmiş bütün fotoğrafların değişmez unsuruydu. İstanbul Ticaret Odası 14 Ocak 1882’de Dersaadet Ticaret Odası adıyla Haliç kıyısındaki bu hanın 12 numaralı dairesinde faaliyete geçmişti. Oda’nın açılışında Ticaret ve Ziraat Nazırı Mehmet Raif Paşa (Köse) da hazır bulunmuş, Oda Eylül ayında ilk yönetmeliği olan Tellallar Tüzüğü’nü yayınlamıştı. 1890 yılında Mehmet Ali Paşa Han, Oda’nın ilk yabancı heyetini ağırladı. İstanbul Ticaret Odası, 1891’de bu handan ayrılsa da 1907’de tekrar geri dönmüş ve 1917 yılına dek Mehmet Ali Paşa Han’ında faaliyetlerini sürdürmüştü.

Ne yazık ki Mehmet Ali Paşa Hanı da 1956-58 yılları arasındaki Menderes yıkımlarında tarihe karıştı.

Yıkım her yerde...

30 Eylül 1956 tarihli Cumhuriyet Gazetesinde, Karaköy-Beşiktaş arasında yapılacaklar şöyle belirtilmekteydi:

 “Karaköy’de rıhtımdaki Borsa Hanı, PTT Binası, Denizcilik Bankası (Seyr-i Sefain İdaresi Binası) yıkılacak, Tophane’ye sapan yol genişletilecek, Denizcilik Bankası’ndan itibaren Tophane Çeşmesi’ne kadar olan binaların hepsi yıkılacak, kazanılacak 11 metre ile yolun genişliği 30 metreye çıkarılacaktır. Tarihî Tophane Çeşmesi olduğu yerde kalacak ve tamir edilecek, Karaköy Palas ile Domuz Sokağı arasındaki blok tamamen yıkılarak bu saha yola verilecektir.”

Galata Köprüsünden geçenlerin daha köprüden itibaren tam karşılarında gördükleri Galata Bonmarşesi, Tanzimat Fermanı sonrasında Beyoğlu İstiklal Caddesi’nde çokça açılan mağazaların bir benzeridir. O da diğerleri gibi batılı malların satıldığı, daha ziyade gayrimüslüm Osmanlı vatandaşlarının, Levantenlerin ve hali vakti yerinde alafranga yaşam tarzını benimsemiş ve avrupai yaşam standartlarına düşkün olan Osmanlıların cennetidir. Her nevi giyim ve ev eşyasının satıldığı Bonmarşelerdeki çocuk kıyafet ve oyuncakları, bilhassa da süslü püslü bebekler, küçük kızları fazlasıyla cezbetmiş, bu nedenle de, geleneksel kesim, kendilerine göre farklı ve alafranga gördükleri bu avrupai tarzda giydirilmiş, batılı eğitim ile terbiye edilmiş çocukları “Bonmarşe Bebeği” olarak yaftalamış, çağırmıştır.

Bonmarşe kelimesi dilimize Frasızcadan geçmiştir. “Le Bon Marché”, Paris’te her türlü giyim, süs eşyası, oyuncak vb. satılan bir mağazadır. 1838’de kurulmuş, 1852’de Aristide Boucicaut (1810-1877) tarafından tümüyle yenilenmiş, ilk modern mağazaydı.

“Bon Marché” Fransızcada ekonomik, ucuz anlamına gelir. Dilimize de geçmiş ve TDK sözlüğünde, “içinde her türlü giyim, süs eşyası oyuncak vb. satılan büyük mağaza” tanımıyla yer almıştır.

Han, farklı dönemlerde değişik amaçlarla kullanılmış, ilk olarak Atina Bankası, daha sonra DeutschBank olmuş, 1950’lerden 1980’lerin başına kadar, Doğan Sigorta Binası olarak kullanılmıştı. 1993 yılına kadar Aksigorta’ya ev sahipliği yapan Minerva Han, 24 Mart 1998’den beri, Sabancı Üniversitesi’nin Karaköy İletişim Merkezi olarak kullanılmaktadır.

Domuz eti satan kasapların bulunduğu Domuzhane ya da Domuz Sokak da yıkılanların arasındaydı. 27 Nisan 1958’de Domuz Sokağı’nın yanındaki yapı adasının istimlaki sebebiyle Voyvoda Caddesi (Bankalar Caddesi) trafiğe kapatılmış, molozlar kaldırılıncaya kadar Beyoğlu istikametinden gelen tramvaylar Tepebaşı’ndan döndürülmüştü. O gün Otomobiller de Tophane yolunu takip etmişler, İstanbul tarafından gelen tramvaylar da Bahçekapı’dan dönmüşlerdi. Akşama doğru molozlar temizlenince tramvaylar normal seferlerine başlamış, sabahına da trafik artık normal akışına devam edeblmişti. Domuzhane Sokak’ta çoğunlukla iş adamlarına ve bankerlere hitap eden birkaç tane lokanta vardı. Bu sokakta domuz eti satan bu işletmelerden geriye kalan tek kasap olan Çerkezo Şarküteri yıkımlardan sonra Yüksek Kaldırım merdivenlerine Minerva Han’ın hemen sonrasına taşınmış, 1990 yıllarına kadar da açık kalmıştı. Cağaloğlu’nda çalıştığım yıllarda öğle tatillerinde dolaşmak için geçtiğimde Karaköy taraflarına Çerkezo’ya uğrayıp öğle yemeğimi oradan hazırlattığım lezzetli bir sandviç ile geçiştirirdim.

Güzel Sanatlar Akademisi 1932 yılı mezunlarından Yüksek Mimar Suat Nirven tarafından çizilmiş 1948 tarihli “Beyoğlu Kazası Galata” (pafta 41-42) haritasında Wiener Bankverein binası Ziraat Bankası, Necati Bey Caddesi - Karaköy Caddesi - Halil Paşa Sokağı ile çevrelenmiş daha öncesinde Haviar Han olarak adlandırılan ada, birçok irili ufaklı yapılar manzumesinden ve aralarındaki avlu ve geçitlerden oluşan bir bütün olarak, Halil Paşa Sokak ile Kemankeş Caddesi arasında kalan parselin başında da yine birçok küçük dükkândan oluşan bir yapı işlenmiş (1253), ancak Merzifonlu Kara Mustafa Paşa Camii’nden bu haritada bahis yok.

Kemankeş Caddesinin (Charles Edward Goad haritalarında Kara Mustafa Caddesi diye geçer) adı, 23 Aralık 1638-31 Ocak 1644 yılları arasında beş yıl sekiz ay sadrazamlık yapmış, Osmanlıdaki iktidar kavgaları sırasında boğdurularak öldürülmüş Arnavutluk Avlonya doğumlu Kemankeş Kara Mustafa Paşa’dan (1592-1644) gelmektedir ve haritada Kemankeş Caddesinin bitiminde görülen kubbe de onun Ceneviz idaresi sırasında var olan San Antonio Kilisesi’nin kalıntıları üzerine yaptırdığı ve günümüzde Yeraltı Camisi olarak anılan camidir.

http://lcivelekoglu.blogspot.com/

İlginizi Çekebilir

26 Mayıs 1915

26 Mayıs 1915. Barbaros zırhlı gemimiz Çanakkaleye geldi. Ağır toplarıyla yaptığı aşırtma vuruşlarla Arıburnu ve Sedülbahirde çok işe yarıyor. Bugün değişik bir resim
Devamını Oku...

Lüleburgaz Kongresi İdare Heyeti, 31 Mart 1920.

Oturanlar soldan sağa: Şakir Kesebir, Cafer Tayyar Paşa, Şevket Bey, Hilmi Ergene Ayaktakiler soldan Salih Cevdet, Cemal Bey, Nazmi beyzade İsmail, Salih Cemal, Şevket
Devamını Oku...

14 Ekim 1927 - Cumhuriyet Halk Fırkası'nın İkinci Büyük Kurultayı

14 Ekim 1927 - Cumhuriyet Halk Fırkası'nın İkinci Büyük Kurultayı Ankara'da
Devamını Oku...

Tarihte Bugün 15 Kasım 2016

1889 - Brezilya'da monarşi devrildi ve cumhuriyet kuruldu. 1920 - Milletler Cemiyeti'nin ilk toplantısı İsviçre'nin Cenevre şehrinde yapıldı. 1937 - Dersim İsyanı lideri Seyit Rıza ve
Devamını Oku...

Tarihte Bugün 13 Ekim 2016

54 - Neron, Roma tahtına oturdu. 1792 - ABD'de bugün Beyaz Saray olarak bilinen binanın temeli atıldı. 1884 - Greenwich Gözlemevi'nden geçen meridyen, 0 derece ve uluslararası zaman
Devamını Oku...

Tarihte Bugün 7 Ocak 2017

1610 - İtalyan astronom Galileo Galilei, Jüpiter'in dört uydusunu tespit etti. 1714 - İngiliz mühendis Henry Mill daktilo makinesinin patentini aldı. 1789 - İlk Amerikan başkanlık
Devamını Oku...

Cengiz Han'ın doğumunu gösteren bir resim

Cengiz Han’ın doğum adı Timuçin'dir. Temuçin sağlam, güçlü ve demir anlamına gelir. Türk-Moğol halkı, çocuklarına bir Doğum Adı bir de Erlik Adı verir. Erlik adı bir kahramanlık
Devamını Oku...

Çemberlitaş Sütunu

İstanbul’da Tarihi Yarımada’nın yedi tepesinden birinde bulunan Çemberlitaş Sütunu, neredeyse İstanbul’un tarihi kadar eskidir. Yapıldığı dönemde büyük Konstantinos Forumu’nun
Devamını Oku...

Merneptah Steli...

" Mısır Mitolojisi." Merneptah Steli (veya İsrail Steli, Merneptah Zafer Steli) — Antik Mısır kralı Merneptah (iktidar: MÖ 1213 - MÖ 1203) tarafından yazdırılan ve arka yüzündeki
Devamını Oku...

Tarihte Bugün 28 Ekim 2016

1636 - İlk Amerikan üniversitesi Harvard kuruldu. 1886 - Özgürlük Heykeli, Fransızların hediyesi olarak New York'ta dikildi. 1918 - Çekoslovakya, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'ndan
Devamını Oku...

Pano


Popüler

Anadolu'da Türk Siyasi Birliğinin Sağlanması

Osmanlı Devleti Balkanlarda üstünlük kazandığı dönemde, Anadolu’da siyasi birlik henüz sağlanamamıştı. Anadolu’daki Türk
Devamını Oku...


Yunus Emre Hangi dönemde yaşamıştır?

Hayatı ve şahsiyeti hakkında pek az şey bilinen Yunus Emre 1240 yılında Orta Anadolu havzasında doğup yaşamış ve 1320 yılında
Devamını Oku...


Gelin Koçu Getirme Âdeti

Nişanlı Kıza Gelin Koçu Getirme Âdeti diğer bir adıyla “gelin koçu” âdetini paylaşacağız bugün. Kurban bayramı yaklaşırken pek
Devamını Oku...


İstanbul'un Dağları Hangileridir?

İstanbul'da ki Dağların Adları Nelerdir? İstanbul il sınırları içinde yüksek dağlar yoktur. Dağlar 1000 metre nin altındadır. En
Devamını Oku...


Çimpe Kalesi'nin Alınmasının Önemi

Çimpe kalesi, Balkan topraklarının Güneydoğu kıyısında Gelibolu’da bulunmaktadır. Bu kale 14. yüzyılın ortalarında yani 1352 yılında
Devamını Oku...



Toplam Makale: 7667 Toplam Görüntülenme: 3689876

Edirne Sabun Sanayi ve Tic. Ltd. ?ti. A: Yeni Sanayi Sitesi 11/B Blok No.4

– Edirne T: 0(284) 236 31 37

Balkanlar

Edirne

Haftanın Kitabı