Doğu ve Batı Kiliselerinin Ayrılışından Önce

Doğu ve Batı Kiliselerinin Ayrılışından Önce, Hristiyanlar Arasında Meydana Gelen Bölünmeler

Hz. İsa'ya inananlar arasında ilk anlaşmazlık, Yahudi şeriatına uyup uymama konusunda ortaya Çıkmıştır. Hristiyanlık, ilk zamanlar, yayılmaya sinagoglardan başlamıştır. Kudüs'te yaşayan Yahudilerden Hz. İsa'ya inananlar, Yahudi şeriatine uymaya devam etmiştir. Diyaspora Yahudileri ise, büyük ölçüde Grek nüfuzu altında kalmasından dolayı, Yahudi şeriatini devam ettirme konusunda pek titiz davranmamışlardır. Nitekim böyle bir çevrede yetişen Pavlus, Grek kültürünün etkisinden kurtulamamış ve diyaspora Yahudileri arasında Hz. İsa'ya inananların en önemli şahsiyeti haline gelmiştir.

Önceleri şiddetli bir Hıristiyan düşmanı olmasına rağmen, sonradan Havariler arasına katılan Pavlus, Yahudi şeriatına uymayı, Hıristiyanlığın Putperestler arasında yayılmasının en büyük engeli olarak görmüştür. 0, Hıristiyan olduktan sonra, dinin kurallarına titizlik göstermekten çok yayılmasına önem vermiş ve Misyonerlik faaliyetine başlamıştır. Bu amaçla ilk seyahatini Antakya'ya yapmış, daha sonra da Anadolu'daki sinagoglarda vaaz etmiştir. Misyonerlik çalışmalarını daha çok Putperestler arasında yoğunlaştırmıştır. Bu sebeple, Putperestler arasında Hıristiyanlığı yaydığı için Pavlus'a, "Yabancılar Havarisi" adı verilmiştir.

Pavlus, Hıristiyanlığın Putperestler arasında yayılabilmesini kolaylaştırmak için, yeni dine girenlerin Yahudi şeriatine uymayabileceğini düşünmüş ve sünnet gibi, onlara zor gelebilecek bazı dini yükümlülüklerden onları muaf tutmuştur. İşte Pavlus tarafından verilen dini içerikli tavizler, yeni Hıristiyan olanların, Yahudi şeriatına uyup uymama veya hangilerine ne kadar uyacakları konusunda tartışmaların başlamasına sebep olmuştur.

Bu anlaşmazlığın giderilmesi için Pavlus, Kudüs'e gelmiş ve orada, 49-50 yıllarında "Havariler Konsili" adıyla anılan Konsili toplamıştır. Bu konsilde o, Anadolu'daki Hıristiyanlaştırdığı insanların durumundan bahsetmiş, Hıristiyanların çoğalması için, bu dine yeni girecek olanlara kolaylık gösterilmesinin gereği üzerinde durmuştur. Konsil, putlara kurban edilen şeylerden, kandan, boğulmuş hayvan etinden yenmesini ve zina yapmayı yasaklamış, Putperestlerden yeni dine girenlere başka sınırlama getirilmemesine karar vermiştir. Bu konsilde, kısa bir süre sonra, Pavlus'un temsil ettiği görüş, Hıristiyanlar arasında egemen olmaya başlamıştır.

Başlangıçta çoğunlukla muamelatla ilgili hususlar üzerinde yoğunlaşan anlaşmazlıklar, sonralan. Hz. İsa'nın tabiatı konusunda ortaya çıkacak olan tartışmalar ve Hz. İsa'nın tanrılaştırılmasına kadar uzanacak olan süreci başlatmıştır.

Havariler konsilinden sonra, Hıristiyanlar arasında iki grup ortaya çıkmıştır. Bunlardan birisi Pavlus'un görüşlerinin hakim olduğu grup, diğeri de "Yahudi-Hıristiyanlar" grubu olmuştur. Bu husus, Pavlus'un Galatyalılara yazdığı mektupta, Petrus'a "sünnetlilik İncil"i, kendisine de "sünnetsizlik İncili" verildiğinden bahsetmesinden de anlaşılmaktadır?

Hz İsa'dan sonra II. Yüzyılın ortalarına kadar Pavlus Hıristiyanlığı taraftarları ile Yahudi-Hıristiyanlar arasındaki mücadele yoğun bir biçimde devam etmiştir. Yukarı da da görüldüğü gibi, Pavlus, Hıristiyan inancını Putperestler arasında yaymayı hedeflemiş, diğerleri de daha çok Yahudiler arasında yaymaya gayret göstermişlerdir. İkinci guruba mensup olanlar, Yahudiliğin bazı esaslarını, özellikle de Tevhid inancını devem ettirmişlerdir.

Hz. İsa'nın "Dağdaki Vaazı" olarak bilinen ve Matta İncilinde bahsedilen fakirliği esas kabul ettikleri için bu ilk Hıristiyan grubuna "Ebionitler" (Fakirler) denilmiştir. Ebionitler, V. Yüzyıla kadar varlıklarını devam ettirmişler, daha sonra da, Pavlus zihniyetinin taraftarlarının sayılarının artmasıyla

Hıristiyanlığın yeni kazandığı muhtevadan dolayı adlarından bahsedilmez olmuştur. Günümüzde de Hıristiyanlar, büyük bir çoğunlukla Pavlus geleneğini devam ettirmektedirler.

Hıristiyanlık, II. Yüzyılın Sonlarına doğru, Anadolu'dan Roma'ya kadar geniş bir alanda yayılmıştır. Hıristiyanlığın yayıldığı alan! Büyük ölçüde Roma İmparatorluğunun sınırlan içinde kalmıştır. Roma İmparatorluğunda, Hıristiyanlara büyük zulümler yapılmış; ancak, 313 yılında İmparator Konstantin zamanında Milan Fermanının yayınlanması ile onlar, geniş bir din ve vicdan hürriyeti elde etmişlerdir. Daha önce Pagan İmparatoru olan Konstantin, bu tarihlerden itibaren Hıristiyanların İmparatoru konumuna girmiştir. Daha. Önce Hıristiyanlara baskı yapan İmparator, Hıristiyanlığı resmi din haline getirdikten sonra Paganlara baskı yapmaya başlamıştır.

381 yılında İcra edilen İstanbul Konsilinde Hıristiyanlığın en önemli iman esası haline gelen "teslis" (trinite=üçleme) inancının temelleri büyük ölçüde Pavlus tarafından atılmıştır. Bu inanca, daha ilk yıllardan itibaren yükselmeye başlayan itirazlar ve Hıristiyanlar arasındaki ihtilaflar, IV. Yüzyılda Arius ile yeniden alevlenmiştir. Arius, "Baba veya" Tanrının sonsuz ve doğrulmamış olduğunu oysa "Oğul" yani "İsa’nın, "Baba" tarafından yaratıldığını, dolayısıyla ikisinin aynı cevhere sahip (consslbstantialite) olmadığını ileri sürmüştür. O, bu görüşleri dolaylı olarak İsa'nın tanrı olduğu inancını reddetmiştir. Bunun üzerine, İskenderiye Patriği, Arius'u afaroz etmiş ve topladığı bir sinod ile bu kararını tasdik ettirmiştir.

Ariusçuluk, afaroz edilmesine rağmen, İmparatorluk içinde problem olmaya devam etmiştir. Bunun üzerine İmparator Konstantin Hıristiyanlar arasındaki görüş ayrılıklarını gidermek amacıyla 325'te İznik’te bir konsil toplamıştır. Hıristiyanlık tarihinde önemli bir dönüm noktası olan ve ilk Genel Konsil olarak kabul edilen bu konsilde büyük tartışmalar olmuş ve sonunda, Oğul 'un (İsa), Baba ile aynı cevherde olduğuna karar verilmiş, Arius afaroz edilmiş ve onun fikirleri reddedilmiştir. Bununla beraber, Ariusçuluk cereyanı IV. Yüzyılın sonuna kadar devam etmiştir.

Hıristiyanlığın ilk dönemlerindeki görüş ayrılıklarının sonucu olarak ortaya çıkan ve Ariusçuluk diye adlandırılan bu mezhebin, günümüz Hıristiyan mezheplerinden olan ve Teslis'i kabul etmeyen Uniteryizm 'in ortaya çıkışında önemli etkileri olduğu öne sürülmüştür. Uniteryanlar, Hıristiyanların günümüzde sürdürdükleri birliği sağlamaya yönelik Çalışmalarına, "teslis"i temel olarak kabul etmelerinden dolayı iştirak etmemektedirler.

Arius'tan sonra, Hıristiyanlar arasında kayda değer en önemli bölünmelerden biri de Nestorius'un (öl. 450), İsa'nın İnsan-Allah değil, Allah taşıyıcısı olduğu görüşünü ileri sürmesinden sonra ortaya çıkmıştır. Ona göre; Hz. İsa, Allah değil, insan olarak doğmuş ve bedenine Logos'un (Kelam) girmesi ile Tanrı olmuştur. Nestorius, bu yüzden Hz. Meryem'e teotokos (Tanrı Anası) denilemeyeceğini, ona sadece Oristotokos (İsa'nın Anası) denilebileceğini öne sürmüştür.

Burada not düşmem lazım, berberiler, Meryem’i de tanrı kabul ederler ve Arapların içinde en yaygın olan düşünce budur.

Arius'unkinden farklı olan, ancak; 325 İznik Konsili kararlarına da uymayan Nestorius'un fikirleri de, İsa'nın tanrılığını gölgeleyebilecek görüşler olarak değerlendirilmiştir. (bu yüzden bize en yakınları nasaralılar denmiştir )

Papa tarafından Nestorius'un fikirleri ile mücadele etmekle görevlendirilen İskenderiye Piskoposu Chrille, Nestorius'un fikirlerine karşı şiddetle karşı Çıkmış ve onun fikirlerini çürütmek amacıyla deliller ileri sürmüştür. Ancak bunu yeterli bulmayan Papa, Roma'da bir sinod toplamış ve Nestorius'u aforoz etmiştir. Nestorius, Papa 'nın afarozundan sonra da fikirlerini yaymaya devam etmiştir Nestorius tarafından başlatılan bu hareketi durdurabilmek için, 431 yılında, İskenderiye ve Roma Piskoposlarının önderliğinde, Hıristiyanlarca III. Genel Konsil olarak kabul edilen Efes Konsili toplanmıştır. Bu konsilde, Nestorius'un fikirleri reddedilerek, Meryem'e Teotokos yani Tanrı Anası denilmesi kararına varılmıştır.

Bizans Devleti içinde baskılardan dolayı yayılma imkânını kaybeden Nestoris'un fikirleri, İran üzerinden Orta Asya'da kadar ulaşmıştır. Ancak, İslamiyet’in Orta Asya'ya. Yayılmasından sonra Nesturîleri aralardan kaybolmuştur. Günümüzde, Iran ve Irak'ta çok az sayıda Nesturi bulunmaktadır.

Nestorius'un, İsa'nın ilahi tabiatını zayıflatıcı nitelikteki görüşlerine tepki olarak, İsa'nın ilahi tabiatı üzerinde daha çok vurgu yapılmaya başlanmıştır. Bunlardan biri olan Eutyches, İskenderiye Piskoposu Chrille'in bu konudaki fikirlerini geliştirerek, İsa’nın. iki tabiatının, insan olduktan sonra tek ve ilahi tabiat haline geldiğini, İsa'nın insani tabiatının ilahi tabiatı içerisinde tamamen eridiğini ileri sürmüştür. Ona göre, İsa'nın insani tabiatı, okyanusta bir damla sirkenin kaybolması gibi ilahi tabiatı içerisinde tamamen erimiştir. Crille tarafından başlatılmış ve Eutyches tarafından sistemleştirilen bu görüş etrafında toplananlar, İsa'da tek tabiat kabul ettikleri için "Monofizit" (Tek Tabiatçı) olarak nitelendirilmişlerdir.

İmparatorluğunda inanç farklılıklarından dolayı ortaya çıkan tartışmalardan rahatsız olan İmparator Marcian, bu farklılıkları gidermek amacıyla, 451 yılında Kadıköy'de bir Konsil toplamıştır. Hıristiyanlarca IV. Genel konsil olarak kabul edilen bu konsilde, İsa'nın tam teşekkül etmiş, birbirinden ayrılmaz ancak birbirine de karıştırılamaz iki tabiatı olduğu kabul edilmiş ve Monofizit doktrin reddedilmiştir. Böylece İmparator da, Konsilin hamisi sıfatıyla konsil kararlarının takipçisi olmuştur.

Kadıköy konsilinde Monofizİt görüşün mahkûm edilmesi, ahalisinin büyük bir kısmı Monofizit görüşü benimseyen Bizans'ın Doğu vilayetlerinde özellikle de Suriye ve Mısır'da siyasi problemler ortaya çıkarmış ve onların merkezi yönetimden uzaklaşma temayülüne girmelerine sebep olmuştur. Monofizit görüşü benimseyenler, Kadıköy Konsilinde mahkûm edilmesine rağmen, görüşlerinden vazgeçmemişlerdir. Onların dini tepkileri siyasileşmiş ve Mısır Kilisesi, ayinlerinde Grekçeyi kaldırarak, onun yerine kendi lisanları olan Kıpti dilini ikame etmiştir.

Bu yüzden Müslümanlar, Mısır'a geldiğinde, inanç ayrılığından dolayı kendi dindaşlarının zulmü altında bulunan Kıptiler, onlar kurtarıcı gibi karşılamışlardır. Kadıköy Konsili kararlarının, siyasi otoritenin desteği alınarak zorla kabul ettirilmeye çalışılmasından dolayı İskenderiye, Antakya ve Kudüs'te karışıklıklar çıkmıştır. Hem Mısır hem de bir zamanlar Nesturilerin merkezi durumunda bulunan Suriye, Kadıköy konsilinde kabul edilen dogmayı reddetmiş ve böylece, Diyofizit (iki tabiatçı) Bizans Kilisesi ile Monofizit Suriye Kilisesinin ayrılış süreci fiilen başlamıştır.

Bu çözülme, farklı Hıristiyan topluluklara da sirayet etmiştir. Nitekim kendi iç meselelerinden dolayı Kadıköy Konsiline katılamayan Ermeniler, sonradan öğrendikleri konsil kararlarını, Bizans İmparatorluğu ile aralarındaki siyasi sebeplerden dolayı kabul etmemiş ve Monofizit görüşü benimseyerek milli bir Kilise oluşturmaya yönelmişlerdir. Ermenilerin büyük bir çoğunluğu günümüzde de Monofizit anlayışı devam ettirmektedirler.

Kadıköy konsilinden sonra, Monofizİt doktrini benimseyen Kiliseler, ana guruptan koparak aynı Kiliseler haline gelmişlerdir. Günümüzde, Monofizit mezhebi benimseyen üç ana Kilise mevcuttur. Bunlar, Yakubi Kilisesi, Kıpti Kilisesi ve Ermeni Kilisesidir.

Ayrıca, denklemi çözebilmek için, İkonlaşma - Filoloji Sorunu - Afarozlaşma Dönemi Gibi Konularını da işlemek gerekmektedir.

·       Makale; Dr. Ahmet Hikmet Eroğlu

·       Alıntı Ural Haşim

İlginizi Çekebilir

Erkeklerle Kadınların Hareketleri

Erkeklerle kadınlar yemelerini içmelerini bitirmişler, şeker aktarmasına geçmişlerdir. Şeker aktarması da el, göz, baş, burun, mendil, fes ve peçe ile olur. Kadın ellerini kalçasına
Devamını Oku...

Tengri

Moğolların yüce tanrısının adı ''tengri'dir ve ''gök'' anlamına gelmektedir (krş. Buryatların ''tengri''si, Volga Tatarlarının ''tangere''si, Beltirlerin ''tingir''i, Yakutların
Devamını Oku...

Kelainai Halkı

Hellenistik Dönemde birden çok Apameia isimli kent kurulduğundan, kent yakınında bulunan ırmakla ayırt edilerek bazı antik kaynaklarda (Menderes Apameiası) olarak adlandırılmaktadır.
Devamını Oku...

Dede Korkut Diliyle Bayram

Sırtını dayadığın kara dağların yıkılmasın / Gölgesine oturduğun koca ağaçların kesilmesin / Gümrah akan ırmaklarının suyu kurumasın / Kolun kanadın kırılmasın / Ulu Tanrı
Devamını Oku...

Notre Dame Katedrali Hakkında Bilgi

Fransa'nın başkenti Paris'de yer alan Notre Dame Katedrali dünyaca ünlü katedrallerden birisidir. Tam adı Notre-Dame de Paris olan Notre Dame Katedrali, Paris’in en önemli sembollerinden
Devamını Oku...

Türk Tuva Şamanı (Göz Boncuğuna dikkat)

Göz simgesi tüm kültürlerde kullanılan, mitolojik ve dinsel bağlamı olan bir ikonografidir. En arkaik anlamı Tanrıçanın ya da Tanrının Gören ve Gözeten Gözüdür. Bu sembolü
Devamını Oku...

Ölü Kültü

Ölükültü, ölen kişinin bağlılığının, saygınlığının veya ibadetinin az ya da çok ritüel ifadesinin herhangi bir şeklidir. Yaygın olarak kullanılan mezarlarda, ölen kişinin
Devamını Oku...

Roma Emperyalizminin (Gücünün) Kökenleri

Roma; gücünü nereden aldı? Roma İmparatorluğu'na gelininceye kadar imparatorluklar tek elden yönetimleri ile ön plandaydı. Roma ile beraber halk ile yöneticiler arasındaki uçurum
Devamını Oku...

Ten renkleri bakır rengne benzedigi için yerlilere kızılderili denmiştir

Davul gibi vurmalı çalgılarla, flüt gibi üflemeli çalgılar, yerlilerin yaşamlarında çok önemli bir ritüel anlam taşır Kafa derisi yüzme olayını ilk başlatan ingiliz ve fransız
Devamını Oku...

Neolitik dönemden beri Baf

Neolitik dönemden beri Baf yerleşmiştir. Afrodit kültünün ve Hellenik öncesi doğurganlık tanrılarının merkezi idi. Afrodit'in efsanevi doğum yeri, MÖ 12. yüzyılda tapınağının
Devamını Oku...

Edirne Sabun Sanayi ve Tic. Ltd. ?ti. A: Yeni Sanayi Sitesi 11/B Blok No.4

– Edirne T: 0(284) 236 31 37


Popüler

Anadolu'da Türk Siyasi Birliğinin Sağlanması

Osmanlı Devleti Balkanlarda üstünlük kazandığı dönemde, Anadolu’da siyasi birlik henüz sağlanamamıştı. Anadolu’daki Türk
Devamını Oku...


Yunus Emre Hangi dönemde yaşamıştır?

Hayatı ve şahsiyeti hakkında pek az şey bilinen Yunus Emre 1240 yılında Orta Anadolu havzasında doğup yaşamış ve 1320 yılında
Devamını Oku...


Gelin Koçu Getirme Âdeti

Nişanlı Kıza Gelin Koçu Getirme Âdeti diğer bir adıyla “gelin koçu” âdetini paylaşacağız bugün. Kurban bayramı yaklaşırken pek
Devamını Oku...


İstanbul'un Dağları Hangileridir?

İstanbul'da ki Dağların Adları Nelerdir? İstanbul il sınırları içinde yüksek dağlar yoktur. Dağlar 1000 metre nin altındadır. En
Devamını Oku...


Çimpe Kalesi'nin Alınmasının Önemi

Çimpe kalesi, Balkan topraklarının Güneydoğu kıyısında Gelibolu’da bulunmaktadır. Bu kale 14. yüzyılın ortalarında yani 1352 yılında
Devamını Oku...



Toplam Makale: 7667 Toplam Görüntülenme: 3729540

Pano

Balkanlar

Edirne

Haftanın Kitabı