Bulgaristan Türklerinin Yaşamında Tiyatro

Mehmet Şakir

Yazar-araştırmacı: Emel Balıkçı

Türklerde sahne sanatı kendileri kadar eski tarihlere uzanır. Günümüzün birçok bilim adamları, bu tarihi, Milattan önce 12-14 yüzyıla kadar uzanmaktadır. Bunu da somut verilere dayanarak yapıyorlar. Öyle ki, bunca yıl evvel kendi devletini kurmuş bir topluluğun kültürel seviyesi neymiş, hangi sanat alanlarında başarılı olmuşlar? Şu, bildiğimiz Orhon Enisey yazıtlarına bir kuşbakışı, göz atalım.

Türk devletleri, Türk cemaat ve kabileleri, bu yazıtları, kendi tarihleri ve oturmuş bir yaşam tarzına geçişleri açısından ele alıyorlar. Bu halk ve toplulukları birleştiren bir öğe var: - Dil. Bu dil temeline dayalı gelişen kültür, onları, bir noktada buluşturmaktadır. Zaten edebiyatın konusu insan; temel aracı da dildir. Bu sanatın etkiliği ve kendine özlü kuralları ile kullanılması, dilin etkili kullanılmasına bağlıdır. İbn Abbas’a göre: “Yazı, elin dili, kafanın mizanı, gönlünün tercümanı, iradenin ölçüsü, ruhun aynasıdır.”

Bu kadim kültürün katmanlarını araştırdığımızda, sahne sanatının gelişmesini kanıtlayacak, Roma ve Yunanlılar’da olduğu gibi stadyumlara, arenalara rastlamak mümkün değildir. Hal böyleyken, bu, Türk halklarında sahne sanatlarının gelişmediği anlamına gelmez. Bu halklar, bir başka yerlerde bulunması mümkün olmayan taş anıtlara sahip olup, bu taş anıtlardaki akıl almaz mesajların varlığı, daha ilk başlarda araştırmacıların dikkatini çekmiştir. Yazılar, Türk hanlıklardaki sosyal, ekonomik ve kültürel yaşam hakkında mümkün olduğu kadar bilgi içerirler.

En yeni araştırmalara göre, tüm yazıların temelinde Türk kültürü yatmaktadır.

Bizim konumuz, Bulgaristan Türklerinin sözlü ifade kültürünün kalıntılarını araştırmak. Bu, genel kültürümüzün, tüm Türk dünyası kültürünün bölünmez bir parçasıdır. Böylelikle sahne yaşamının ipuçlarını yakalamış oluruz.

Bunu, koşullu olarak, dönem dönem gözden geçirmeye çalışalım:

-İslamdan önce,

-İslamı kabul ettikten sonra ve

- Çağdaş dönem.

 

Bu tasnifi koşullu yapmak zorundayız. Zira, ayrı ayrı dönemlere ait unsurlar, bir bakıma, günümüze kadar uzanmaktadır.

Yukarıda zikrettiğimiz gibi, Milada kadar, 14 yüzyıllardan başlayarak, büyük hanlıklar, imparatorluklar kuran bir halkın gelişmiş bir kültüre, ekonomik ve sosyal güce sahip olması şarttır. Kültür deyince de akla ilk gelen dil, inançlar, ahlak-davranış biçimleri vb. dır.

Balkanlar’a, bu kültürün uzantıları, İskit ve Hunlar aracılığı ile ulaştığı sanılmaktadır. Dilleri araştıran bilim adamlarına göre, Balkanlar’daki birçok nehir adlarını onlar getirmişlerdir…

Orhon-Enisey yazıtlarına dönelim. Bu yazıtlarda, Türk sanatındaki şiir unsurunu yakalıyoruz… Ayrıca bu satırlarda metaforik süsler ve alegorik deyişler sayesinde, kendimizi kadim ve büyülü bir sahnede buluyoruz: Rol alan kişiler ise Han, Askerler ve Halk’tır… Bu yazılarda eski Türklerin bilgeliği, sözlü sanatta geldiği aşama görülmektedir. Bu, ayrıca gerçek yaşamın bir yansımasıdır.

Bu yazılardaki deyimler, kinayeli anlatışlar günümüze kadar gelmemişler mi?

Örnekler üzerinde duralım:

Bundan seksen-doksan yıl önce çocuk oyunlarında “Tan”, “Han Beyhan”, “İpek Pazar”, “Gökte Yıldız” vb. rol ve buyruklar devrede idi. Örnek:

 

Han: Ben, Tan Tanrı ta(h)tamda,

Bana geldin, ne ola?

Hizmetçi:

Дaya (dağa) daldırık, pinek yok

Uçuruk giderik ipi çok.

Han:

Тanrı gücü yapacık

kuskutrum gelpedecik

Huzurun korusunda

kaydırdın atlarından!

Hizmetçi:

Yalım ayak kaçarık tutak,

Tan bize kuracık tuzak fuuu…

(Fatma Solak – 84 yaşında, 1950-de Ortarodoplar’dan göç eden.)

 

Allah sözcüğü yerine Tan Tanrı sözcüğünün kullanılması, ve “kuskutrum, kıskıvrak, gömgök” gibi sözcüklerin kullanılması, halk belleğinde birçok şeylerin uzun ömürlülüğüne delalettir.

Çocuk oyunları bir bakıma kendine mahsus bir tiyatro sahnesini andırır. Han, Hizmetçisi, Ana, Oğlu vb. roller, baş ve ikinci dereceli olmakla taksim edilir. Bu oyunlar, değişik coğrafi bölgelerde oynanmış, onların yansımaları günümüze kadar gelmiştir.

Mevsimlerle ilgili düzenlenen çok sayıda gelenek ve göreneklerde sahnelemeyi andıran etkinlikler yer alır. Yakın geçmişte Hıdrellez ile ilgili tertiplenen oyunlar, bir tiyatro oyunundan farkı neydi? Bunlar, aile ortamında düzenlendiği gibi, köy meydanlarında, düğün evlerinde ve bayram vesileleri ile tertiplenir, çok sayıda seyirci tarafından ilgi ile izlenirdi.

Bu sayıya tiyatro oyunlarını da ilave etmek yerinde olur: Bunlar arasında,

 

Gölge Oyunları önemli yer tutar. Onlar, bir başka tanımı ile ev, aile tiyatrosudur. Bu oyunun, insanların daha mağaralarda yaşadıkları zaman bile oynandığını varsayabiliriz. Çadırdaki yaşamlarda, bir süre sonra ocak başlarında çok makbul bulmuştur. Duvardaki gölgelerde elle yapılan figürler - hayvan çeşitleri, tavşan, ayı, tilki rol alırlar. Efsane kahramanları Ecüç ile Mecüç de gölge oyunlarının kahramanları olurlar. Gölge oyunları için becerikli el ve anlatanın doğuştan artistik bir söz ustası olması gerekir. Halkımızın arasında bu takım meddahlara sıkça rastlanır. Böyle kişilere, ağzından bal damlıyor, ifadesi kullanılır. Kahramanlar aralarında konuşurlar. Gölge, el oyunlarında, Parmak oyunları da, ayrıca bir gurup oluşturmaktadır. Bu iki tür oyunlar en eğlenceli ev tiyatrosunu sunarlar. Örnekler:

 

Peri kızlar

- Uçar Peri kızı, uçar Ayşe’nin başına konar. Sen kimsin?

- Ben Ayşe.

- Bana türkü söyle!

- Bilmem.

- Bilmezsen, seni çarparım!

Ecuç ve Mecuç

- Aç ağzını mama al!

- Almam!

- Sana derim, mama al!

- Almam!

- Gelin Ecüç ve Mecüç, mamasını alın!

- Ben mama almam, şu kızanı alırım!

- Dur Mecüç, kızan açtı, aşı aldı!

Boz kurt ve Kasım dede

- Hoş gelmişin Kasım dede.

- Gözün aydın Kurt kardeş.

- Koyunları toplamışsın, hayvanları kapamışsın. Kara kışta halim nedir?

- Gel, yaklaş sana söyleyim, güzel yemekler vereyim.

- Elinde bu, nedir ya?

- Kırmızı barsak, sana erzak, ağzına dolayım, seni bağlayım!

(Ortarodoplar, Aytos yöresi vb.)

 

Giderek gölge oyunları geniş yayılma gösterirler. Daha sonraları, 12-14 yüzyıllarda Karagöz ile Hacivat devreye girerler. Bu iki komik adam, dünyaca ünlü olurlar. Birtakım efsanelere göre, bu iki gölge oyunu kahramanı Yedi Çaylar bölgesinde ortaya çıkarlar, Bursa civarında zirvelere tırmanırlar. Benzer kahramanların Mısır ve Yunanistan’da da var olduğu iddia edilir. (Demek ki, bizim Hacıvat ile Karagöz’ün, daha o yüzyıllarda “globalleşmeden” haberleri var.) Bu iki kahramanın ortaya çıkması, öteki gölge oyunlarındaki kahramanları arka plana itmiyor, bilakis, onlar bir çatı altında bir sahne sistemi oluşturuyorlar.

 

Kukla Oyunarı

Bez parçacıklarından, çubuk, eldiven ve iplikler sayesinde derlenen kuklaların oyunlarının tarihi de, kadim devirlere uzanır. Bu kukla oyunları hakkında ilk bilgiyi Kaşgarlı Mahmut’un (11yy) “Divan-i Lügatit Türk” eserinde rastlıyoruz. Bu büyük eserde kuklanın adı “Kuhdurjuk”tur. Halkın belleğinde günümüzde bu kuklanın adı Kutkurlu Maamut, Pısrık Emine, Asan Kesen, Saman Seyer vb. Kuklaların da özel bir sahnesi var. Bu da genelde tahta yemek sofrasıdır. Sofranın iki ayağı kaldırılarak, bir nevi paravan oluşturulur. Kuklayı oynatan sofra arkasında saklanır. Daha sonraları, sofra devre dışı olunca, bu görevi kitaplar, mukavva kutular üstlendi.

Kukla oyunlarında müzik de eşlik eder, kaşıklar çıngırdar, daire, mandolin, saz da çalınır. Masal kahramanlarının replikleri de kullanılır. Ve bu oyunlar, aile ortamını terk edip toplum alanına taşınırlar. Bu otantik hava, geçen yüzyılın 40-50’li yıllarına kadar sürdürüldü…

 

Тiyatro Kahramanları ve Yaşlıların Kişileştirmeleri

Bu tür tiyatro ve kişileştirme olaylarına, köyler sağlıklı bir yaşam sürerken sık sık tanık olurduk. Böyle hallerde “sahne” sözcüğünü kullanmak biraz abartılı olur. Sahne deyince, kadınların ve gençlerin meci (imece) toplantıları, harman yeri ve boş alanlar, kış ayları uzun gecelerde ocak başları anlaşılmalıdır. Meddah usulü bir yöntem. Anlatıcı, tek bir kişidir. Aksakallı, hatip ya da anlatmayı ve kişileştirmeyi becerebilen biri olabilir. Aktör, elinin altında gelişigüzel gereçler bulundurur. Örneğin, bir değnekle, hikayesine başlamasını ilan eder. Bu değnekle öykünün püf noktalarını da vurgular. Hikayeci, dinleyicilerden farklı bir görüntü sergiler, başında sarık veya mendil sarılıdır, önlüğü de sarkarsa, tamamıyla bir sanatçı rolüne bürünür. Bu “aktör”, yeri gelince anlatır, yeri gelince şiir ve türkü söyler, elleriyle kimin rolüne girdiyse, onu canlandırır. Ara sıra dinleyicilerden birilerine de yardımcı roller verir. Seyirci kitlesinin aktivitesini artırmak için bazı kalıplaşmış deyim ve tekerlemelerden yararlanır. Örnekler:

“Estek, petsek, deveye köstek…”, “Kalbur tavanda iken, deve tellal iken…”, “Avalama, davalama…”, “Kaçın ecinniler, gelsin periler… vb.”

Birçok hallerde, bugünkü televizyon dizilerinde olduğu gibi, hikayeci, olayın en enteresan yerinde keser: “Haydi, ötesini yarın akşam anlatırız!” derdi. Eğer, öyküde türkü de varsa, roller iki kişi tarafından üstlenir, “Arzu ve Kamber”, “Aşık Garip”, “Şah İsmail”, “Yanık Kerem”, “Elif ile Mahmut” , “Kartal ve Güvercin”, “Ferhat ile Şirin” vb. halk hikayeleri canlı ve sevimli yönleriyle yürekleri doldururdu. Örnek:

 

Arzu: “Dün sabah suya vardın mı? Atıma suyu verdin mi?

Mermer taşın üstünde kol bileziği buldun mu?”

Kamber: “Dün sabah suya varmadım, kol bileziği bulmadım

Kol bileziğini bulana ne veririsin müjdelik.”

Deyip kesti, aldı Arzu: “Ne verir isem veririm, kendidir Arzu müjdelik.”

Aldı Kamber: “Aşım aşım (aşkım) sın ela da gözüme, kaşımsın

Sus söyleme bu sözü, sen benim kız kardeşimsin.”

Arzu aldı: “Neden kız kardeş olalım, anamız babamız ayrıdır.

Dedem seni bulmuştur annem seni büyütmüştür…”

(Fatma Ocak, Selça köyü, Smolyan, Ortarodoplar)

 

Eski zamanlardan, Sultan Selim zamanına ve oradan 1960 yıllarına kadar meşhurluğu, zirveleri zorlayan Keloğlan, uzun kış gecelerinde köylerin en beklenen “konuklarından biri” idi. Örnek:

 

“Karadır kaşların, sürmelidir gözün

Gül yüzüne baktım, kalbimi yaktın

Bahçeye girsem, gülünü koksam

pamuk ellerini elimde tutsam?

O gül, beyaz yüzüne bir defa baksam...”

Deyip kesti, kız aldı:

“A be olan, taze civan

Ben bir garip, sen bir aşık

Bakma oğlan, yüzüm güler

Sevda takma, kalbim kan ayler (ağlar).

Gülüm tiken olmuş kokulmaz

Fakir kızlar zengine yaramaz...”

(Fatma Ocak, Selça köyü, Smolyan, Ortarodoplar)

 

Bu masalımsı destanlar, müzik eşliğinde anlatılır, hikayeci aktör, şarkıcı ve doğaçlamacıdır. Bu destanların daha kadim devirlerde kitle halinde söylendikleri şüphe götürmez bir gerçektir. Müzikli sahne gösterileri de Türk kültüründen başladığı bir gerçektir. Örnek:

Aşık Garib başlar: “Gökte onlar turna mıdır, kaz mıdır?

Şaşine kız gelin midir, kız midir?”

Beyler bakışmış, bu kızın ismini nereden bilir? Biri demiş: “Soralım?”

Biri demiş: “Hayır, ko türküyü bitirsin, ne olur, ne biter o zaman anlayacağız.”

Hanımlar öbür odada gelini kınadır, hem türkü söylerler. Garib’in annesi o zaman yaşları döker. Aşık Garib devam eder:

“Sabah namazını kıldım Alep şehirde

Öylen namazını kıldım Al pınar düzünde

İkindi namazını kıldım Çukur çeşme’de

Akşam namazını kıldım kendi haremde

Annem beni bildirmedi bilmedi

Onsekiz aydır sıtma çektim ölmedim

Kapımıza bir kör horoz ötmesin

Kapımızda bir topal eyşek görmedim…”

Beyler demiş: “Hayır, bu yalan dünyanın bir ucundan bir ucuna bir günde gelsin? Olamaz! “

Aşık devam eder:

“Yatsı namazımı kıldım gelinin evinde

Yarimin evinde,

Ne oldun Aslı’m gelin mi oldun

Evel benimdin Aslı’m şimdi elin mi oldun

Kara kaşlarına Aslı’m sürme mi çektin

Kına mi vurdun…”

Deyip kesti, aldı Şasine kız. (Şasine sesinden seçer yarini )ve der:

 

“ Salının hanımlar ibriğimi aldım

Sürmemi sileyim kınamı ihkayim

Yedi yıllık yedi günlük yarimi göreyim.”

(“Kim bilir türküyü çarsın.”- Fatma Ocak, Selça köyü, Smolyan, Ortarodoplar)

 

Bu kahramanlar halkımız tarafından geçen yüzyılların 50’li yıllarına kadar o denli benimsenmiş ki, bu türkülerin tamamı herkesçe biliniyormuş. Örnek:

 

Elif ile Acer:

- E? (Kadı der.) Kocan burda mı?

- Yok kadı Efendi.

- Tutmadın benim elimi?

- Senin için izin almadım, akşama sorarım, razı gelir ise, yarına olur.

Sonunki gün gelir.

- E kızım, ne oldu? Razı geldi mi?

- Razı geldi.

Kadı uzadır elini, kız tutar, bir bakar kadıya:

- Afedersiniz, benim kocam siz misiniz?

Kadı sarmaşır kızı, Efe bakar, cezalamazlar Efe’yi. Kız der:

- Bey Gaaziler, yol göründü ine garibsin aman.

Efe der:

- Kalk selam et Acer Hanım, sağ yana sen sol yana ben,

Attım toprak üstüne, yaprak yastıcağım taş idi

Attım çamur üstüne, yamur gene gönlüm hoş idi.

Kız der:

- Ben pahamı bilir idim bir pula sattın beni…

(Fatma Ocak, Selça köyü, Ortarodoplar – Metinler yerel ağızla verilmiştir)

 

Sözlü duygu ve düşünce paylaşımının en eski şekillerinden biri de Maniler’dir.

Maniler, Türk halkları arasında eşi görülmedik bir hadisedir. Genelde dört dizeden oluşurlar. Dizelerdeki hece sayısı ölçülüdür. Kafiyelere ayrıca dikkat edilir. Dörtlüğün ilk iki hecesi dolgu olup bir sonraki dizelerde anlam açıklanır, “tüfek” patlatılır.

İlk Türkler’de bu tür bir sözlü anlatımın varolması ve daha sonraları gelişmesi bu toplulukların dil ve sanatsal seviyesini belirleyen bir ölçüttür. Maniler, bir rastlantı eseri olmayıp Türk dilinin zengin yelpazesini, geniş imkânlarını sergiler. Hala günümüzde mani gelenekleri sürdürüldüğüne göre, bu, kişiler arasında duygu, düşünce alışverişine en iyi modeldir. Öte yandan manilerin zamana ve mekana göre uyum sağlamaları en büyük özellikleridir.

Bugün hele Doğu Rodoplar’da manileri derlemeye kalkışırsak ki bu biran önce yapılmalı, binlerce, onbinlerce orijinal eserle karşılaşacağız. Örnekler:

 

Kara gülüm çatılı

dibi bülbül vatanı

yastıklar tiken oldu

yardan ayrı yatalı. (Habibe Mehmet, 80 yaşında, Karamantsi, Hasköy)

Ellerinde elecek

Fıldır fıldır dönecek

Senin keyfin gelince

Beni babam verecek. (Pedrie Galip, 92 yaşında, 2009, Stremtsi, Kırcali)

 

Yağmurlar minaresi

еtmişiki basamak

İstemiyorum yarim

senden ayrı yaşamak… (Dıjdovnitsa, Kırcali)

 

Maniler çoklukla karşılıklı atışmalardan oluşur. Delikanlı çağındaki oğlanlar, kızlar bayram ve öteki şenliklerde, bire bir olmasa da, mani şeklindeki diyaloglarla düşüncelerini, duygularını, niyetlerini dile getirirler. Bu, sadece delikanlılar arasında değil, bazen yaşlılar arasında da atışmalar yaşanır. Bu atışmalarda toplumdaki sosyal dengesizlikler, mekan farkları, ahlak tutarsızlıkları ele alınır.

Bulgaristan Türk Edebiyatının, ilk bilimsel araştırmasını yapan bilim adamları arasında Riza Mollov ve Mefküre Mollova’nın isimlerini görüyoruz. Ne var ki, yorulmak bilmeyen ailenin bu yoldaki çalışmalarının çoğu el yazmaları aşamasında kalırlar. Jivkov yönetimi, ilk başlarda gizli olmak üzere Türkleri, geçmişleri, gelecekleri ile yok etme politikasını devreye sokmuştur. Ve bu acımasız politikanın ilk darbelerini, edebiyat, folklor ve dilcilik konularında ilk derinlikli ve geniş kapsamlı araştırmalara açılan bilim adamları yerler…

Manilerimizi toplama, derleme alanındaki çalışmalar, günümüzde de sürdürülmektedir. Kısıtlı da olsa, Bulgaristan’da yayınlanan Türkçe dergi ve gazete sayfalarında manilere de yer verilmektedir. Aslen Kırcaali’li olan Ahmet Emin’in (Tacemen) bilimsel çalışmalarında, manilere de ayrıca yer verilmiştir. Ardino bölgesinden emekli öğretmen Üzeyir Akgün ve kızı Gürbüz Akgün iki binden fazla yöreye ait maniyi, koşulların elvermemesine rağmen kitaplaştırılacak hale getirmişlerdir.

Bir yere kadar iddia edebiliriz ki, bu tür sözlü, sesli yaklaşımlar, Türk Halk Edebiyatında aşık edebiyatının gelişmesine, yaygın bir hal almasına ön ayak olmuştur. Aşıklar, kadim devirlerden günümüze kadar sazlarını çalıp türküler söylemekle kalmayıp çeşit efsaneleri, menkıbeleri de dile getirirler. Müzik aletleri eşliğinde söyledikleri türkülerin çoğu ise doğaçlamadır. Saz şairleri, programlarını icra etmek için her zaman özel sahnelere gerek duymazlar. Köy meydanı, kahvehaneler, halkın toplandığı yerler onların sahneleridir. Halk ozanlarından bir Köroğlu’nu, Pir Sultan Abdal’ı, Karacaoğlan’ı düşünelim. Daha nice bildik bilmedik halk ozanı, gür sesleriyle gelişi güzel kurulmuş sahnelerden halka seslenebilmişler, toplumsal düzendeki eksikleri, aksaklıkları da yerebilmişlerdir.

Günümüzü ele alalım. Saz şairlerimiz, ozanlarımız nerede? Yoksa, bu özgün halk yaratıcıları da tarihe mi karıştı, karışacak?

Seksenli yıllarında Krumovgrat bölgesinde ad yapan saz şairi Osman Partal’dan birkaç Örnekler:

 

Ben özgür bir kuşum semalarda,

Özümün, sazımın sevdalısı!

Fakat mutsuzum ben bu dağlarda

Yakıyor beni içimdeki ısı… (Osman Partal, Krumovgrad)

 

Neziye

Zekir’in dükanı öynünde Memo’nun dermeni

Yalvarırım Zekir agacığım sıkma belimi.

Zekir sımarlamış Batak’tan üç kilo enser

Neziye’nin en küçük kızanı Gaçe’ye benzer... (Şükrü Ati, Nova mahala, Pz.)

 

Tombul Fatma

Çelikli’den çıktım yoluma

Yat dedim, Fatma’m

Sen yatmadın koluma.

Aman da tombul Fatma’m

Belki da yölmem gene gene sararım... (Меhmet Hasan, Stomanovo, Sm.)

Yusuf Çavuş, Mehmet Ocak, Şükrü Genç, İsmet Şükrü, Yakup Ümmet, Osman Zurnacı vb. hayatta değiller, ama Ortarodoplar’daki Türk insanları, bu saz şairlerinin türkülerini, sanatsal yaratıcılıklarını daha nice hatıralardan silmeyip düğün ve bayram şenliklerinde okuyacaklardır.

Sayıları sürekli azalmakta olan günümüz saz şairleri de atalarının geleneklerini sürdürüp köy meydanlarını sahne bilerek etkinliklerimizi bir o denli renk katarlar. Emrullah Topçu, Fahri Nur, Küçük Ali, Ali Emin, Mehmet Serbest vb. bir yandan değişik koro ekiplerinde sahnelerde yer alıyor, öte yandan da kültür etkinliklerinde solo icraatları ile insanlarımızın gönüllerini fethediyorlar…

Ayrı ayrı Türk topluluklarının Ulu Tanrı’ya karşı gösterdikleri topluca ibadet esnasında ilk sahne icraatları da kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Bu sahnelerde rol alan kahramanlar bir sıra gelenek ve göreneklerde hala muhafaza edilmektedir. Doğa güçleri ve feza alametleri ile ilgili bazı kutlama ve şenlikler, gayet enteresan özellikler sergiler. Bu kutlama ve şenlikler, nesneler arasında sağlam ilişkilerin varlığın kanıtlamaktadır. Türk toplulukların inanç dünyalarının en ağır basan yönleridir. Ateş, su, hava, doğa ve feza cisimleri ile sıkı sıkıya bağıntılıdır. Bu bağlamda ateşle ilgili karşımıza çıkan gelenekler hala canlı tutulmaktadır. Doğanın ısınması, mevsimlerin değişimi, suyun varlığı ile ilgili bayram ve şenlikler büyülerini yitirmiş değiller.

İnsanoğlunun, suyun ve rüzgarın karşısında bel bükmesi, doğa afetlerinin kasıp kavurucu gücü ile açıklanabilir… Bu boyun eğme, bel bükme tamamıyla yenilme anlamına gelmez. Beşeriyet, su ve rüzgarın gücünden tatmışken, ateşin sırı daha çözülmüş değildir.

Türk topluluklarında ilk beşer ilişkilerinin, ahlak normlarının şekillenmesi, gelenek ve göreneklerin ortaya çıkması ile ilgili kalıntıların uzantılarını, günümüzde de bulmak mümkündür. Bu uzantıları, dikkatle incelersek, tabi tuttuğumuzda ilginç inançlar, adet ve geleneklerle karşılaşacağız. Bu inançların büyük kısmı artık unutulmuştur. Bir kısmı yaşlıların belleklerinden hala silinmemiştir. Kurtçu, Tilki Dede, Kadı Efendi, Camal, Helvacı gibi kahramanlar, köy meydanlarını kendi sahalarına dönüştürerek, artistik rollerini icra ediyorlar. Örneğin “Kurtçu” olayında, bir şahıs( aktör), kurdu yüzüp derisine saman doldurur, tahtadan ayak, boncuktan göz yapar, sırtına vurup kapı kapı dolaşır. Köylünün hayvanlarını telef eden yırtıcıyı, doğaçlama dizelerle lanetler, yerden yere vurur, derisini bir sopayla döver. Bu, hele çocuklara unutulmaz zevkler yaşatır, kötülük yapmanın ne ağır bedeli olduğunu anlatır. Örnek:

Kurtçu geldi kapıya

Burnu dayadı yapıya

Verin onun bahşişini

Gitsin başka dayıya. Paat!

Gevede buldum izini

Kirezlikte vurdum gözünü

Evde yüzdüm derini

Seni gidi mendebur,

Seni gidi kafir-nankör! Paaat!

“Camal” da da aynı olaylar yaşanır, ne var ki, burada kötülükler hastalıklardır. Camal, hastalıkları kovar…

Buna benzer gelenekler, Cemre Düşü’nde de geçmez mi? Yaşlı Nine, kışı, soğukları kovalar, bunu, öylesine kendinden geçmişcesine icra eder ki, izleyenleri inandırır. Belli başlı konuşmaları ve hareketleri dikkatleri çeker: Örnek:

Kalk, git artık Ayı dede, paslanma sede (sade)

Cemre düştü su üstüne, аl sana kül ak üzüne (yüzüne).

Kara çömlekler boşandı, аmbarda elek aşındı

Zabanın oku kurudu, bucakta kül çürüdü...

Cemre Düşü’nde Nine, bir aile ortamında faaliyetini gerçekleştirirse, Nevruz’da sorumluluklar artar, kahraman özel korkutucu giysilerle kuşanarak, köy ortamına çıkar. Ve hastalıkları kendi yöntemleriyle uzaklara kovar: Örnek:

Pandur kündür Camal gezer.

Aç ocağı koca nene.

Musafirin varsa göster,

bize da gelsin, pağaça yesin…

Hıdrellez de ise kahramanlar evlilik çağına gelmiş, genç kızlar ve oğlanlardır. Bu gelenekte baş kahraman mani düzen bir Nine’dir. Mortuval başı, sır tutmayı da bilmelidir. Örnek:

Kızlar, peştimalın uçlarını tutmuş, dönerler ve mani söylerler Mortufal başı peştimalın altında, birer birer desteleri peştimal üstüne atar:

Mortufal ah mortufal mortufalın falı var aman aman,

en iptida çıkanlar dövletinden bahtı var aman aman.

Kara olanın olan kaşları duru divan aman aman,

beni senden ayıran, ne din bulsun nen iman aman aman.

Аneci başımisin cavayır taşımisin aman aman,

bir amanet yollarsam güysünde taşır misin aman aman?

Gelin kızlar çayira mortufalı atalın aman aman,

peştimal gül içinde kısmet tutam seçimde aman aman.

Aybaşın yarısı var koyunun kuzusu var, aman aman

Kızın kısmeti dolu - Osman çobanın oğlu aman aman.

Sarı çiyren mor çiyren aşk dolu gibi evren, aman aman

Asan’ım fukara dır bakışları yara dır aman aman.

Amet ağa eylaları yekilir tarlaları, aman aman

Kim una gelin gider demirden da el ister aman aman.

Bak mortufal işine bu kızın kısmetine aman aman

Dokuz dağları aşar padişah gibi yaşar aman aman. (Rodoplar – Stomanovo, Karamantsi, Deliorman vb.)

Köylerde Yağmur duasında bir başka ismiyle Hacet Bayramında da roller icra edilir. Bu hadisede rolleri çocuklar icra ederler, özel söylemler, mani veya tekerlemelere rastlanmamıştır. Yüce Allah’tan yağmur istenir, dualar okunur. Örnek:

Topraklar vatla oldu,

bitkiler ota döndü…

gel yağmur, gel!

Çırpıyı budayalım,

öksüzü ağlatalım,

bangır bangır ağlarken

Tanrıya duyatalım!

Yağ yağmur, yağ! (Ortarodop ağzı ile yazılmıştır.)

Teknede hamur, tarlada çamur, ver Tanrım, ver yağmur! (Doğurodoplar’dan)

 

Düğün Geleneklerinde Ve Ani Teatral Hadiselerindeki Kişiler:

Davulcu, geleneklerimizde özel yeri ve konumu olan bir şahıstır. O, olayın habercisi, bir nevi tellalıdır. Düğünlerde, mevsimlik iş başlarında, oruç zamanında davulcunun rolü çok önemlidir. Örnekler:

 

“Davulumun ipi sızlar,

yağlık işler kadın kızlar

biriciğini bana bağışlar.

On gün kaldı Bayram ayı

azırlayın maramayı

üstüne on beş parayı…”

“Davulumu astım geldim,

çildirkamı kastım geldim…”

 

“Davul dum dedi,

kalkın süfüre,

kalkın süfüre

yeylim pilafı, ey!”

Düğünlerde, Bayraktar’ın rolü de küçümsenemez. O, düğün alayının (kafile) başını çeker. Sürekli bir şeyler söyleyerek, düğün halkını uyarır. Örnek:

“E-ey, ileri gitmeyim,

geri kalmayın,

ortada kalabalık etmeyin!

Kız bizim, boş kalbur sizin!

Çatlasın patlasın düşmanlar!”

Düğünlerdeki tiplere gelince, Kalaycı, Falcı, Dilenci, Kadı, Eşek de boş durmaz, görevlerini ifa ederler…

Bu “görevler” merakla beklenir, heyecan ve coşku odağı olurlar. Bu roller, özel elbiselerle erkekler tarafından icra edilir…

Köy tiyatrosunu incelediğimizde, elimizde olmadan, kadın ve erkek oyunları diye bir paralelliğe gitmek zorunluluğu duyarız. (Bana göre, böyle bir ayrımı İslam dini kuralları gerektirmiştir.) Kadın kısmının kendi oyunları, gelenekleri, kendi alanları vardır: Kına gecesi, Mortufal, Bebek gezeleri, Kadın Bayramı vb. Bu bayramlarda başrolleri kadınlar icra ederler. Rejiliği ise ortaklaşa bir ürün neticesidir. Bu hallerde sadece bir rolü yerine getirmek mesele değildir. Ortada herkesin beğenisini kazanacak hareket ve ifadeler, tüm seyirciler tarafından alkış ve coşkuyla karşılanır. Beceri sahibi olmayan icraatlar hemen devre dışı bırakılır. Temsillerin müellifleri genelde anonimdir. Bu temsillere katılan kahramanlar değişik alanlardan gelirler: Doğrudan doğruya yaşamdan alınmış kahramanlar, masal, destan, efsane, tarih vb. alınmış kişiler olabilir. Sahnede her kişi ustaca ve katıksız bir şekilde, tamı tamına rolünü oynar…

Kına’da gelin olacak kızın etrafında dansçı kızlar, ellerinde mumlarla, mani ve türküler söylerler. Birileri ise bu gecede kimin ne yapacağını yönlendirir. Örnekler: „Bir kocaman sofra etrafında otururlar. Orta yerde kız ile çocuğun anneleri oturur, kızı kınadırlar. Buna, kına gecesi, denir. Yandan karılar, kızlar türkü söylerler:

 

“Kız anası kınayı katar.

Oğlanın anası mumu tutar

Bu gececik annenin yanında.

Yarın akşam yârin koynunda.

Bu gececik kına gecesi.

Yarın gecesi kama gecesi…”

Kızı kınadırlar, iskemleye (sandalye) oturur. Karılar türküye devam eder:

“Kız kaynanası, kız kaynanası.

Yelinde mumlar parası

Kızımız kalkmaz kınadan.

Kıza ne asar kaynanası?”

Kaynanası nişan parasını, ne kadar düşer kızın hakkı (2000, 3000 vb), asar. Ayni türkü anneye ve en yakın evdeki hısımlarаsöylenir. Onlar da para asarlar. Kaynana altın, ötekiler para ve kına gecesi bitti.

(“Selçe – Çelikli anılar”, Fatma Ocak, Smolyan, 2010)

Kadınlara ait bayramlar ötekilerle koşuttur, ne var ki, İslam kadınlara bazı kısıtlamalar getirmiştir. 1950’lili yıllarda Krumovgrat bölgesinde yapılan bayram ve kutlamalarda kadınlara ayrıca mekanlar sağlanıyormuş. Uzaktan yakından gelen kadınlar, kızlar nehre yakın bir yerde, çayırlarda toplu halde bulunurlar, öteki kalabalığa karışmazlardı. Ayrıca, özel elbiselerle Seyit Mehmet Türbesi etrafında dualarla anma töreni icra ederler. Bu törenlere on iki yaşın üzerinde erkek çocuklar alınmaz.

Kadınların bu tür buluşmalarında oyunlar oynanır, türküler, maniler söylenir, hatta kız beğenme, sözleşme olayları da yaşanıyormuş.

Bir yandan kazanlarda kaynayan kurban etleri, sofralar halindeki ziyaretçilere ikram edilir, hatta bu etlerden evlere da pay tahsis edilirmiş. Maalesef, bu gibi toplanmalar bundan altmış yıl önce totaliter rejimin yöneticilerince yasaklandı. Yüzyıllardan beri kutlanan “Seit Baba” anma töreni de ortadan kaldırıldı. (Kadir Osman, Krumovgrad, Doğurodoplar)…

 

İslamın Kabulünden Sonraki Dönem:

Bulgaristan Türklerinin kültüründe böyle bir dönemi koşullu olarak gözden geçiriyoruz. Hiç şüphesiz, İslam, Türklerin yaşamına kendi damgasını vurmuştur. Kadim, Şamanizm dönemine ait görenek ve gelenekler varlıklarını sürdürseler de, bunlara yeni, ahlaki öğeler ilave edilir. Kadınlara ait roller, erkekler tarafından icra edilir.

Sahnelerde artık Arap, İmam, Müftü gibi şahıslar belirir. Hele Nasreddin Hoca, Türk topluluklarında en çok rağbet gören bir kahramandır. O, hiç kimsenin beklemediği bir mekanda ve zamanda insanlar arasında olur, onları güldürür, neşelendirir, eksikliklerini de ustaca yüzlerine vurmayı hiç ihmal etmez. Bu, “ulusal” kahramanı her yerde eşeği ile görürüz…

Bu dönemde dini bayramların, Kurban ve Ramazan’ın kutlanması, Türk insanının yaratıcılık dünyasını hem enlemesine, hem derinlemesine zenginleştirmiş, renklendirmiş, yeni unsurlar katmıştır. Bayramlarda insanlarımız meydanları neşe, sevinç, coşku ile boğar. Ayrıca, bu kutlamalarda oynanır, türküler söylenir, sportif faaliyetler düzenlenir. Bunların bir kısmı eski devirlerden aktarmadır…

 

İslam döneminde Osmanlı İmparatorluğu yönetiminin de sahne hayatına katkıları yadsınamaz. İnsanların günlük yaşamlarında olduğu gibi sultan saraylarında da sahnelik oyunlar oynanıyor, temsiller verilir, hokkabazlar, hatta komedyacı artistler dahi rol alır. Şairler de Divan edebiyatının en iyi örneklerini verirler.

Bu arada sanatın zirvelere ulaşmasında padişahların da payı büyüktür. Onların birçoğu şiire eğilim göstererek, divanlar neşrediyorlar. Aralarında müzikseverlerin de bulunması, değişik müzik aletlerini ustaca kullanmaları, sanatçıları teşvik etmeleri, Türk insanının zengin iç dünyasına bir delalettir.

Üçüncü Sultan Selim zamanında saraydaki sahne hayatı zirvelere tırmanıyor. Aslında bir müzisyen olan bu sultan, sadece kendi repertuarı ile yetinmeyip Batı’dan sanatçılar davet ediyor, yerli sanatçılar ise sürekli sarayın konukları oluyorlar. İmparatorlukta sahne hayatı, Tanzimat reformlarından sonra başlı başına bir kurum haline geliyor. Ancak, tiyatro sahnelerinde hala o dönemlerde yerli kadınları görmek imkânsızdır. Kadın rolleri ya erkekler tarafından, ya da öteki etnik gruplara ait kadınlar tarafından icra ediliyor.

 

Tanzimat Döneminde Şairler, piyesler de kaleme almaya başlıyorlar. Saray dışındaki tiyatrolarda da onların eserleri sahne alıyor. İbrahim Şinasi’nin “Şair Evlenmesi”, Namık Kemal’in “Vatan yahut Silistre” eserleri bu türde çığır açarlar. Daha sonraları dram eserleri yaratanların kervanına Hüseyin Rahmi Gürpınar, Halit Ziya Uşaklıgil, Ahmet Vefik Paşa vb. katılırlar…

Tanzimat yeni bir havaya kucak açar ve onun sayesinde Çağdaş dönemi de kendi başlangıcını yapar.

 

Çağdaş Dönemi:

Bulgaristan Türklerinin kültürel ve daha somut sahne yaşamına gelince, Rus-Türk Savaşı’ndan sonra, muazzam bir çıkmaz, ardı arkası kesilmeyen belirsizlikler söz konusudur. Azınlık konumundaki Türkler’in en büyük sorunu bölünmeler, parçalanmalardır. Türklerin hayatı tam anlamıyla felce uğrar. Ve bu, ta 1989 tarihinde gerçekleşen “Zorunlu Göç”e kadar sürer.

Öte yandan mevcut Türk okulları tüm okul çağındaki çocukları kapsamaz. Öğretmen açığı da korkunç boyutlardadır. Her göç dalgasında ise edebiyat ve sanat ürünleri veren münevver tabakası ilk darbeyi yer…

Halk, sahne zevkini büyük ölçüde yukarıda belirttiğimiz biçimde, eski geleneklerle, bayram, dernek ve törenlerle gidermeye çalışır.

Şumnu’lu yazar ve gazeteci Abdullah Fehmi Meçik, Rusçuk’ta öğretmenliği sırasında, 1907 yılında, Bulgar okullarını örnek alarak, öğrencileri ile piyesler sahneye koyar. Daha sonra Mehmet Behçet Perim “Vatan yolunda” adlı bir manzum piyes yazar. Mustafa Şerif Alyanak “Çıkmaz sokak” piyesini yayınlar. Bu dönemde yazı, alfabe hala Osmanlıca olduğu için, öteki sahne eserlerine henüz ulaşılamamıştır. Ancak, dram yazarlarımızın 1944 tarihinden sonraki eserleri tam olarak tespit edilmiştir. Onların arasında Yusuf Kerim, İsmail Bekir, Hasan Karahüseyin, Beyhan Nalbantov’un isimlerini okuyoruz. Bir süre sonra Ömer Osman, Durhan Hasan, Ali Durmuş vb. sahne eserleri de kaleme almışlardır. Bu eserlerin konuları genelde Türk ahalisinin yaşamından alınmış canlı tablolar olup folklor ağırlıklıdırlar. Çoklukla diyaloglar hem eğlenceli, hem düşündürücüdür. Bu eseler arasında Ömer Osman’ın “Bebek”, Mehmet Bekirov’un “Sihirli Mektup”, Kazım Memişev’in “Sesinden Belli”, Beyhan Nalbantov’un “Nişan Gecesi”, İsmail Bekir’in “Kıskançlık” önemli yer tutarlar. Dram sanatımızın gelişmesinde Sofya- VİTİZ dahilinde Türk dram yazarları ve sanatçıları hazırlamak amacıyla açılan iki yıllık kurs, çok faydalı işler görür. Recep Sadık, İsmail Bekir, Beyhan Nalbant vb. bu eğitim kurumunun mezunlarıdır.

İlk önce 1950’lilerin başında Ruse’de Türk Estrat tiyatrosu açılır. Daha sonra bu tiyatro Razgrat’a alınır. Böylelikle Bulgaristan’da üç yerde, Razgrat, Şumen ve Kırcaali’de aynı içerik ve görevde tiyatrolar tesis edilir.

Bulgaristan Türkleri’nden ilk Yusuf Kerimov, ciddi olarak dram yazarlığına soyunur. Recai Sadık ile ortaklaşa “Sevgi” piyesini yazıp Ruse Tiyatrosunda sahneye koyarlar. Yusuf Kerimov, daha sonraları tiyatrolarımızın ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla Bulgarca ve Rusça’dan piyesler tercüme eder, Azerice’den uyarlamalar yapar. İvan Vazov’un “Mesnet düşkünleri”( Slujbagontsi), Elin Pelin’in öyküleri ve klasik Rus yazarlarından çeviriler hep onun emeği olmuştur. Bir bakıma, Bulgaristan’da Türk camiası, Yusuf Kerim’e borçludur. Onun kalemine ait bir sıra araştırmalar, dram eserleri ve öyküler okuyucularımıza sunulduğu halde, edebiyatımız çok değerler kazanacaktır.

Bu yıllarda Bulgaristan Türklerinin sahne hayatında, Bulgar yazarlarının da büyük katkıları olmuştur. Mihail Minkov, Todor Paskov, Marin Tsakov, Vesela Pekarova’nın yazmış olduğu piyesler Muhittin Mehmedeminov tarafından çevirilerek tiyatrolarımıza, çok sayıda amatör tiyatro ekiplerine sunulur. Mihail Minkov’tan bir perdelik “Beyaz Kuş” piyesi, Hüseyin Tahirov tarafından Türkçe’ye kazandırılır.

 

Bulgaristan Türk dramına büyük hizmetleri geçen İsmail Bekir, Bulgar klasiği Peyu Yavorov’un “Yıldırım Düşünce”, Nikolay Haytov’un “Yer Yüzünde”, Mariya Yapova’nın “Rifat Bey” eserlerini sahnelerimize hazırlamıştır. Rusçadan adapte edilen “Biz onlarsız nereye” de sahnelerde yer almıştır. Ayrıca İsmail Bekirov’un 1960’lı yıllarında Kırcaali’de amatör oyuncularla sahneye koyduğu Nazım Hikmet’in “Ferhat ile Şirin” eseri, tam anlamıyla bir efsaneye dönüşür. 1962 yılında bir perdelik, kooperatif hayatını ele alan “Kabak” piyesi halkı coşturur ve onu izleyen “Kıskançlık” – intermediya da sahneye çıkar.

Dram yazarlarımız o yıllarda değişik konular kaleme alırlar: Mehmet Bekirov yazdığı komedilerde sosyal içerikli köy motifleri görülmektedir: “Bas baya bir erkek”- I perdelik komedi, “Püsküllü bela” – I perdelik.

Bu yıllarda I perdelik piyesler dikkati çeker. Yalnız Hüseyin Merdanof’un III perdelik “İnkar” komedisi aile ilişkilerini gündeme getirir.

Çok değerli yazarımız Sabri Tata’nın IV perdelik köy hayatını, aile ilişkilerini konu eden “Süreyya” piyesi de ortaya çıkar. Piyes, o yıllarda, eski gelenekleri zorlamak ve kadının insan haklarına kavuşması önemle vurgulanır.

Beyhan Nalbantov, Bulgaristan Türkleri’nin yetiştirdiği değerli dram kabiliyetlerinden biridir. Sofya’da VİTİZ adıyla bilinen mezundur. Sofya Radyosunda çalışırken, çok sayıda Türkçe radyo piyesleri, skeçler, monologlar yazar. Daha sonra bu eserlerin hem tiyatrolarda, hem de amatör sahnelerinde oynandığına tanık oluruz.

İbrahim Mustafov’un da Razgrat Tiyatrosunda ve amatör grupların sahne hayatlarında büyük emeği geçer.

Bu arada Bulgaristan Türk dram hayatında Azerbaycan rüzgarları da eser. Karşılıklı ziyaretler düzenlenir. Refik Sevengil ve Müstecip Ülküsalnas’ın bizdeki tiyatro çalışmaları, en uzak köy ve kasabalarda sahne uğraşıları veren ekiplerde dahi yankı bulur.

1950’lili yılları, bilim adamlarımız tarafından „Çervenkovlu” yıllar olarak tanımlanır. Türk ahalisinin sosyal, eğitimsel ve kültürel kalkınması için hamleler yapılır. Bulgar etnik grubundan sonra çoğunluğu elinde tutan bu grubun top yekun kalkındırılması, belirli bir kültürel seviyeyi yakalaması, Sovyet yöneticilerinin de işine gelir. Öğretmen okullarının açılması, Estrat tiyatrolarının devreye girmesi, yüksekokullar nezdinde “imtiyazlı” bölümlerin oluşturulması hep bu kaygıların neticesidir.

Bu dönemde dram hayatına bir göz attığımızda, öteki sanat dalları için de geçerli olan yeni biçimler arayışına gitmek, sahnelere yeni kahramanlar getirmek en önemli hedefler arasında yer alır. Bu, yeni günün yeni kahramanlarının etnik özellikleri hemen hemen dikkat odağı olmaz: Türk, Bulgar, Azeri… Bu yıllarda Türk kültürünün geçmişine ait eserler de sahnede yer alır.

1950-60-lı yıllarda Bulgaristan’da Türk kültürüne köy ve kentlerde, okuma evlerinde amatör kolektifler büyük canlılık kazandırır. Mesele, sadece koro grupları kurmakla kalmaz, dram ekipleri, dans ve çalgıcı grupları meydana getirilir. Halk, kendinden bir parça olan, bu toplulukların gösterilerini, temsillerini sabırsız ve merak içinde bekler ve coşkuyla alkışlar. Köylere gönüllü göreve giden öğretmenler, sağlık memurları, tarım uzmanları bu gruplara hevesle, hiçbir karşılık beklemeden katılırlar, yapıcı rol alırlar. Bu yıllarda köy ve kentlerdeki kültürel yaşam adeta zirveleri zorlar. “Zorbalıkla Kız Verilmez”, “Kahraman Akif”, “Bağcı Baba”, “Selvi Boylum” “Helvacı ile Bozacı”, “Hor hor dede” vb. dram eserleri bu dönemde sahnelerde oynanmıştır.

Bir ölçüde, Türklükle, Türklerle ilgili 1960’lı yılların sonuna kadar süren bu canlılık, hep bu hamlelerin yankısıdır. Eski gelenekler Nevruz, Hıdırlez, Bayram oyunları ve kutlamalarda da sazlar ve sözlerle gençlerin katkıları inkar edilemez. Örnek:

- Burda mısın köylü kızı, ben de seni ararım

Arayıp ta bulamasam, göz yaşlarla ağlarım.

- Güzel çoban bak üzüme, ben karagöz kuzuyum

Bilmem sevecek misin, çünkü köylü kızıyım. (Ustina, Fotan, Kuklen vb)

1951 yıllında, köyümüz Stomanovo (Çelikli - Smolyan) folklor ekibi, Filibe felstivalinde, köy gurupları arasında birinciliği kazanır. Ne yazık ki, 1961yılına geldiğimizde durumlar kökten değişir. İlk Rojen festivalinde, davetli olmalarına rağmen, köyümüzün ekibi sahneye alınmaz. Tek nedeni de repertuarında Türkçe türküler söylenir. Bundan başka Stomanovo ekibine, komşu Pomak köylerine ziyaretler de, aynı nedenler yüzünden yasaklanır. Bu gerçekler, Orta Rodoplar’ın öteki Türk köylerinde de aynen yaşanır.

Bu acı oldubittileri taşıyamayan bir hayli dram yazarları ve sahne sanatçılarımız, çareyi, 1968 Göç Antlaşması’nda Türkiye’ye göçte bulurlar. Bunlardan ilk akla gelen İsmail Bekir Ağlagül, Hafize Beysimova, Hilmi Mutafov, Fehamet Ağlagül ve daha sonraki göçlerde de bu gruba Ömer Osman Erendoruk, Durhan Hasan Hatipoğlu, Meltun Kadıoğlu, Fahri Nur, Hasan Rodoplu vb. katılmışlardır. Bulgarlaştırma sürecini uygulayanların amacı bu değil miydi?!

Zaten onların amacı Türk kişiliğini, kültürünü aşağılamak, yok etmekti. Ve bunu, perde arkası yöntemleriyle gayet ustaca hala beceriyorlar…

(1986-2005 yılına kadar kendi yazdığım çocuk piesleri, anaokullarda sahne almıştır. Ne yazık ki Bulgar dilinde: “Omagösanata gora”-II perdelik, “Prikazka za dobroto”- III perdelik, “Dyadovata rıkaviçka”- Elin Pelin’nin masalından sahnelenmiştir, “Hitrinite na Lisko” – adapte, “Obırkani prikazki”, “ V çudnata noşt” – II perdelik, “Tortiçka” – I perdelik, “Kuçeto, koeto ne znae da lae” – I perdelik- Cani Rudari’nin masalından adapte edilmiş, “Buratino” – A. Tolstoy’un eserinden bir adapte vb.)

Demokrasi dönemine girdiğimizde, silah zoruyla alınan isimlerimiz iade edilir. Türkçe konuşma yasağı iptal edilir. Okullarda “seçmeli ders” olarak Türkçe eğitimine gidilir. İlk başlarda her şey güllük gülüstanlıktır.

Bir on oniki yıl sonra, Türk Estrat Tiyatroları da gene açılır, ne var ki repertuvarlarında yaşamdan uzak, insanımızı az ilgilendiren konular yer alır. Bu sanat kurumlarının, daha doğuşlarında bir sürü eksiklikleri hemen göze çarpıyordu. Bir defa ortada hazırlıklı kadrolar yoktu. Yönetim elemanları ve aktörler, yarışlar yoluyla değil, parti ve başka çıkar hesaplarına göre atanıyorlar. Buna benzer nedenler neticesi, Türk Estrat Tiyatroları tutunamadı ve halktan da bir zamanlardaki rağbeti göremedi.

Yeni iktidar için bu, biçilmiş kaftandı. Zaten ekonomik koşullar da, bu alanda ciddi reformlara gidilmesini büyük bir ihtiyaç haline getirmişti. 2010’ da tiyatrolar kapandı.

Tiyatrolarımızın başına gelen bu felaketler, öteki alanlardaki demokratik kazanımlarımızın başına da daha önce gelmişti.

Sonuçlar:

ü Tiyatro ve değişik biçimlerde ortaya çıkan sahne sanatı, doğuşlarından itibaren Türk halklarının yaşamında sürekli önemli yer işgal etmiştir. Bu sanatsal olgu, kendiliğinden ortaya çıkmıştır, onun bunun diktesinde olmayıp giderek bir gelenek haline gelmiştir.

ü Türk folklörü ve sözlü edebiyat türleri, hala etraflı bir şekilde incelenmemiş olup, özünde daha nice sırlar saklamaktadır.

ü Türk halk edebiyatı dünyaya Köroğlu’nu, Pir Sultan Abdal’ı, Karacaoğlan’ı, Hacıvat ile Karagöz’ü, Nasreddin Hoca’yı bahşetmiştir…

ü Türk tiyatrosu, dünyada eşine nadir rastlanan müzikli-dram özelliklerini bünyesinde barındırır. Monolog özelliği ve ifade gücü ile de, daha kadim dönemlerde seyirciyi hemen etkilemiş, onu güzellikler dünyasına götürmeyi başarmıştır.

ü Türk tiyatrosu, gerek sahne şekilleri, gerek karakterleri, gerekse kitlesel ve ustaca icraatlarla en başarılı örnekler sunmuştur.

ü Günümüzde sahneye konan eserlerde de kadim dönemlerin ruhunu ve inceliğini anımsatan damarlar yakalıyoruz.

Her yıl, her ay, her gün Bulgaristan’da yüzyıllardan bu yana var olmuş Türk kültüründen parçalar kopuyor, bu parçalar geri dönmeksizin yok olup gidiyor. Parçaların kopmasına: “Dur!” demek vakti çoktan gelmiş ve geçmektedir. Bu da nasıl olacaktır? Ülke çapında, bölge bölge, birçok alanların uzmanlarından ekipler hazırlanıp araştırmalar yapılmalı, elde edilen veriler, bilgiler, halka, bilim adamlarına mal edilmelidir.

Ayrıca ayakta olan kültürel mirasımıza dört elle sarılarak, onu korumalı, yaşatmalı ve gelecek nesillerimize bırakmalıyız.

Kaynaklar

·       And, Metin, Karagöz ve Orta oyunda kişiler, Türk dili, Cilt 16,1966/67 Acaroğlu, M. Türker, Türk atasözleri, Ankara, 2005

·       Acaroğlu, M. Türker, Bulgaristan’da Türkçe yer adları kılavuzu, Ankara, 2006

·       Alnıyaçık, Raik, Tiyatro üzerine denemeler, Türk dili, cilt 16, 1966

·       Aretov, H. Balkanskite identiçnosti..., t.4, Sofya, 2003

·       Arifov, Receb, Susuzlu ve yöresi, Kırcali, 2010

·       Bahtiyar, H. Niyazi, İz bırakan Türkler, İst. 2010

·       Bahtiyar, H. Niyazi, Türk ünlüleri – I, II, III, İst. 2000/2/4

·       Balıkçi, Е., Seltseto katsnalo Vıça, Smolyan, 2007

·       Balıkçı-Ocak, Fatma, Selça – Stomanvo, Smolyan, 2011

·       Batuta, İbn-i, Büyük dünya seyahatnamesi, 1907

·       Bekirov, İsmail, Dramlar, Sofya, 1968

·       Boratav, Pertev Naili, Halk hikayeleri ve Halk hikayecileri, İst. 2002

·       Bozkurt, Fuat Türklerin dili, Ankara, 2002

·       Derleme, Sahneden sesler, Sofya, 1958

·       Elçin, Şükrü, Halk Edebiyatına giriş, Ankara,1986

·       Fazlan, İbn-i, Seyahatname, İst. 1995

·       Gaazi Türkan, Stomanovo i planinata na Orfey, Fond “Partiori”, 2005

·       Güngör,H., Argünşah, M., Gagauz Türkleri, Ankara, 2002

·       Güzel, A., Torun, A. Türk halk edebiyatı, Ankara, 2003

·       Hacib, Yusuf Has, Kutadgu bilig, İstanbul, 2008

·       Hüseyinov, Niyazi, Rodoplar’dan yankılar, Nar. Prosveta, 1968

·       İbn-Adnan, Necdeddin Muhammed, Türkistan tarihi

·       İman Bahşi, Cagafar tarihi, Sofya, 2005

·       Kaşkalı, Divanü lugat-it-Türk, Ankara,1999

·       Köklüler, Ahmet, Atasözleri ve deyimler sözlüğü, İst.

·       Krınzov, Georgi, Seçilmiş piyesler, Sofiya, 1956

·       Kurt, A. Niyazi, Küçük viran Mişevsko, Bursa, 2006

·       Mollova, Mefküre, Doğu Rodop Türk Ağızları Sözlüğü

·       Murşah, Kazim

·       Narodna prosveta, Dramlar, Sofya, 1968

·       Narodna prosveta, Piyesler, Komediler, Sofya, 1965

·       Narodna prosveta, Sahneden sesler, Sofya, 1958

·       Ocak, Fatma, Anamın türküleri, Kırcaali, 2008

·       Şakir, Selahattin, Gölge, Kırcaali, 2010

·       Şenyurt, H. Basri, Osmanpazarı Türkleri, Ankara, 2000

·       Tatartlı, İbrahim T. Bulgaristan’da Türk kültürünün sorunları, Sofiya, 2009

·       Тodorov, Vasil, Selo Fotinovo… Pazarcik, 2005

·       Uzunova, Aneta, Тraditsii i obiçai..., ç-şte Momçilgrad, 2007

·       Üzüm, İlyas, Günümüz Bulgaristan Aleviliği, İst. 2006

·       Yörük, Selim ve Yaşar, Deyimler sözlüğü, İst.1997

Dergiler:

·       Alev”,

·       “Balkanlarda Türk Kültürü”,

·       “Balon”,

·       “Erciyes”,

·       “Esinti”,

·       “Emel”,

·       “Hoşgörü”,

·       “Kalgay”,

·       “Kaynak”,

·       “Mozaik”,

·       “Ümit”,

·       “Tuna”

 

·     Mehmet Şakir

·     Yazar-araştırmacı: Emel Balıkçı

İlginizi Çekebilir

26 Nisan - 1986

Ukrayna'nın (o zamanki SSCB içinde) Çernobil kentinde Çernobil faciası meydana geldi. Yaklaşık 7 milyon kişi radyoaktif kirlenmeye maruz kaldı. Çernobil faciası, 26 Nisan1986 tarihinde
Devamını Oku...

Mustafa: İnsan Hakları Konusunda Kosova iyi bir model 10 Aralık

10 Aralık 2016 Başbakan Isa Mustafa, Uluslararası İnsan Hakları Günü’nde ülkemizde insan haklarının daha da ileriye taşınması ve her tür hak ihlalinin ortadan kaldırılmasına
Devamını Oku...

Makedonya'dan Sırbistan'a ikaz: Utanç verici

20 Ocak 2017 Makedonya (Yunanistan'a göre FYROM) Dışişleri Bakanlığı, yayınladığı bir açıklamayla Sırbistan hükumet yetkililerini Makedonya Cumhuriyetinin ismini doğru kullanmaya
Devamını Oku...

‎Goralı Abbas

Kosova, Arnavutluk ve Makedonya topraklarının kesiştiği arazideki Gora bölgesinde yaşayan
Devamını Oku...

BDİ, SDSM’yle Koalisyona “Evet” Dedi

04 Mart 2017 Demokratik Bütünleşme Birliğinin (BDİ) Merkez Başkanlığı dün saatler süren toplantının ardından Makedonya Sosyal Demokratlar Birliğiyle (SDSM) yeni hükümet
Devamını Oku...

THP Adayı İbrahim Valandova Bölgesindeki Türk Köylerini Ziyaret Etti

27 Kasım 2016 THP Genel Sekreteri ve Milletvekili adayı Enes İbrahim ve beraberindeki partililer dün Valandova bölgesinde Türklerin yaşadığı köyleri ziyaret etti. Türk Hareket Partisi
Devamını Oku...

Vezirler Şehri Travnik

Osmanlı Devleti tarihinde 217 sadrazam görev yapmıştır. Bu vezirlerin 77’si küçük bir şehirden gelmiş ve vazife almıştır. Bosna topraklarında yer alan Travnik adlı bu yer “Vezirler
Devamını Oku...

Birinci Kumman Türk İmparatorluğu’na giden uzun yol

Bundan 13 bin yıl önce, Türk kavmi Kummanlar, Amerika kıtasından Beringa Bölgesi üzerinden Asya’ya döndüler. Güney Sibirya buzulları, insanların güneyden kuzeye, kuzeyden güneye
Devamını Oku...

Yunanistan'da Tütüncüye destek priminde umut ışığı…

15-10-2016 Ozan Ahmetoğlu Rodop ili POTAMİ Partisi milletvekili İlhan Ahmet, tütün primleriyle ilgili gelişmeleri ve yaptığı girişimleri GÜNDEM’e değerlendirdi. Batı
Devamını Oku...

“Türk Tarihi ve Türkolojide Yazılım Sorunları...”

Türkoloji’de iki akım vardır; (1) Rus Türkolojisi; Volga boyu Kuzey Kafkasları ve Orta Asya’nın kuzeyini inceler. Bunlar, Osmanlı ve Akdeniz Bölgesine ilgi duymazlar. Sovyet
Devamını Oku...

Pano


Popüler

Anadolu'da Türk Siyasi Birliğinin Sağlanması

Osmanlı Devleti Balkanlarda üstünlük kazandığı dönemde, Anadolu’da siyasi birlik henüz sağlanamamıştı. Anadolu’daki Türk
Devamını Oku...


Yunus Emre Hangi dönemde yaşamıştır?

Hayatı ve şahsiyeti hakkında pek az şey bilinen Yunus Emre 1240 yılında Orta Anadolu havzasında doğup yaşamış ve 1320 yılında
Devamını Oku...


Gelin Koçu Getirme Âdeti

Nişanlı Kıza Gelin Koçu Getirme Âdeti diğer bir adıyla “gelin koçu” âdetini paylaşacağız bugün. Kurban bayramı yaklaşırken pek
Devamını Oku...


İstanbul'un Dağları Hangileridir?

İstanbul'da ki Dağların Adları Nelerdir? İstanbul il sınırları içinde yüksek dağlar yoktur. Dağlar 1000 metre nin altındadır. En
Devamını Oku...


Çimpe Kalesi'nin Alınmasının Önemi

Çimpe kalesi, Balkan topraklarının Güneydoğu kıyısında Gelibolu’da bulunmaktadır. Bu kale 14. yüzyılın ortalarında yani 1352 yılında
Devamını Oku...



Toplam Makale: 7662 Toplam Görüntülenme: 3555735

Pano

Balkanlar

Edirne

Haftanın Kitabı